Ağır Aksak Gidiyor Dünya 1

İlyas Amangeldi
Türkçesi: Hüdayi Can


                                                                                       Sevgili dostumun aydınlık hatırasına....
Önsöz Yerine


Elinizdeki eserde anlatılan olayları tarihle bağdaştıramazsanız eğer, bilin ki; o tarihi değil de bugünü anlatan bir eserdir. Yok, bu olaylar bugün olmaz, ne zamandır bilemem ama ne zaman olursa olsun tarihin bilinmez asırlarından birinde geçmiştir derseniz, o da doğrudur. Bu eseri tarihi eser kabul edebilirsiniz. Benim için bu eserin bugünü ya da tarihin belli bir bölümünü ya da ne bileyim belirsiz bir bölümünü anlatıyor olması üstünde durmaya bile değmese de beni anlamanız önemli. Gerçekten önemli... Bunu anlarsanız, beni anlarsanız, ağır aksak, salına salına giden dünyayı da anlarsınız. O dünya ki hem bir noktadır, hem bir çok nokta taşır üstünde. Hayatımın son noktasına gelmeden hayata düşürdüğüm bu notu alırsınız elinize ve onu elinizden düşürmeden okur, bitirirsiniz. En son sayfasını kapadığınızda ise onun üstünden kuş bakışı bakmakta olduğunuzu anlarsınız. Aslında her kitap böyle tepeden bakan gözlerle okunur. O, bir iki kitaptır, bir iki talihli kitap, içine girilip okunan. Bu büyük bir bahttır ve kim bilebilir bize bahtın böylesi nasip olur mu? Kim bilir, belki...


Birinci Bölüm

...Ölenler yerle birlikte onun altında dönerler durmadan, diriler üstünde. Bundan on asır önce yine böyle dönmekte idiler şüphesiz, bu arada kıyamet kopmazsa on asır sonra da aynı şekilde döneceklerdir, tıpkı bugünkü gibi...



O günlerin gündüzüne göre gecesi uzundu. Ağaçların sarı yaprakları yavaş yavaş dökülüp bitmişti. Adamın içini delen ayazlar başlamamışsa da henüz arada gelip giden güzel günlere aldanan yeşillikleri soğuk vurmuştu. Gökyüzünde parıldayan yıldızların önünü bağlayarak geçen kuzeyden gelen bulutlar günden güne inceliyordu. Artık ılık yağmur damlaları taşımıyordu onlar. Henüz kar yağdıracak güçte de değillerdi.
Yerden bakan biri için bu bulutlar ağır yük gibi. Yine de onları gök götürüyor diyorsun. İnsanın da dünyaya gelip gördüğü günlerine “Adam başı taştan katı, yine ona adam katlanır.” diyesin gelir. Gerçekte ise geçip gittikten sonra onların şu ilerde kayıp duran bulutlardan bir farkı olmadığını anlıyorsun işte.
Bağdat’tan kalkıp Urfa’ya doğru yola düşen elli yaşını arkasına atmış Es-Samet kafasından geçen fikirlerle daha bir üşüyor gibi oldu. Altındaki devenin sıcak hörgücüne bağrını yaslayıp ısınmaya çalıştı. Kervanbaşının buğrasındaki çanın ritmine kaptırdı kendini. Göğsünü itip nefes almasını sağlayan ciğerlerinin inip kalkmasıyla çan sesi, sonra altındaki devenin adımları birbirine karıştı, sanki bir orkestranın sazları oldular ve beraber ninni söylemeye başladılar. Hangisi hangisine uydurup çalıyordu belli değil, ama bu ninniyi dinleyen beynin, ihtiyarlık eşiğine adım atmış vücudun biraz kestiresi geldi. Bir rahat bıraksalar, sadece kestirmekle de yetinmeyip adamakıllı uykuya dalacak gibiydi. Ama yaşı ilerledikçe uykusuzlukla uğraşmak zorunda kalışı onu bu tatlı isteklerinden uzakta tutuyordu.
Es-Samet, gençliğinde de her uykusu geldiğinde uyuyuveren adamlardan değildi. Daha küçücükken ona uykudan nefret etmeyi öğrettiler. O hem uykudan nefret ederdi, hem de uykuyu kendisi için ulaşılamayacak bir yerde yaşayan bir hayal kuşu sayardı. On-on iki yaşlarında, uykunun en tatlı olduğu devirlerde, bir de değil birçok defa uyuyakalmış, ekmek payını çevresindeki yetim çocukların yediğini görüp yutkunup kalmıştı. O zamanlar pazarda hamallara yardım ediyordu. Hamala müşteri bulurdu. Bu işte ağır yüklere gücün yetmese de kendine gücün yetmeliydi, uyumamalıydın. Uyuyakalanın müşterisinin, önüne gelen başka birinin peşine takılıp gittiğini çok görmüştü. Müşteriyi kaptırmanın, hamal için kesesindeki parasını kaptırmaktan bir farkı yoktu. Eğer gerçekten birkaç kuruş kazanmak istiyorsan el yattığında da, yorgun hamal dostun uyuyup dinlenirken de ayakta olmalıydın. O günler de bulutlar gibi geçip gittiler.
Daha sonra talih yüzüne gülmüş, bir büyük alim onu evlatlık almıştı. Ama yeni hayatında da bayramda seyranda bir iki sefer demesen gün üstüne doğmamış, doyasıya uyumamıştı. Çünkü onun atalığının da en sevmediği şey uyku, en sevmediği adamlar yatmayı sevenlerdi.
"Atam, atam, atam. Bugün senin bizden ayrılışının üstünden on yıl geçmiş, on beş gün geçmiş. Sen her belaya tahammül edersin de bunca zaman uykuda gibi hareketsiz yatmaya nasıl tahammül ettin? Nasıl tahammül ediyorsun? Bir gecenin uykusunu çok görürdün. İşte şimdi de yıllar geçiyor sen yatıyorsun. “Bu dünyanın uykusuyla orada hesaplaşabilirim, ama o tarafta bana ‘Yaşamadan geçirdiğin günler bunlar, al da yaşa!’ diyen olmaz.”derdin. Yoksa ihtiyarlığın uykusuzluğu mu söyletiyordu o sözleri sana?
Yaşamak, ihtiyarlamak, ölmek... Yaşamanın neresi güzel, ölmenin neresi kötü? Bunların ikisi de eşit derecedeki varlık gibi bir bakıma, Urfa’yla Bağdat gibi. Bağdat hayat, Urfa ölüm... Bu karşılaştırması, Es-Samede ağır geldi. Dirilikten ölüme doğru gittiğini kabul etmek istemiyor gibi kendini zorlayıp karşılaştırmasına delil bulmaya çalıştı. “Ben Bağdat’ı gördüm. Çıkmaz sokaklarına varıncaya kadar avucumun içi gibi biliyorum. Urfa ise görmediğim, bilmediğim bir yer. Tek bildiğim o yerde gayrimüslimler yaşıyor. Bir de orada benim gelişime sevinecek atamın dostu olmalı."
"Ölüm yurdunda da gelen adama sevinecekler var mı acaba? Acaba orada sevinecek olanlar dirilerin gelmesini bekleyip yatan ölüler mi? ‘Diriliğimde yaptığı iyiliklere karşılık veremedim. Şimdi o da ölmüş. Yardıma muhtaçtır, karşılayayım, önüne çıkayım.’diye herkes bu dünyada kendisine yardımı dokunanları orada bekler durur mu acaba? Beni atam mı bekliyordur? Yok, o bana bu dünyada sahip çıktı zaten. Ben onu aramak zorundayım. Yoksa babam mı karşılar? Benim bu dünyada ona nasıl bir iyiliğim dokundu ki çıkıp karşılasın. Tam tersine yük oldum. Anama da öyle. Sevinseler sevinseler oğullarının geldiğine sevinir garibanlar, bundan fazlasını beklemek olmaz. Dertlerini hafiflettiğim hastalar, tanımadığım insanlar çıkar çıkarsa önüme. Ben o zaman onlara, ‘Bana gerçekten bir yardımda bulunmak istiyorsanız, anamı babamı, atamı bulmama yardım edin.’ derim. Fakat bu dünyada buluşturanın da ayıranın da Allah olduğu gibi orada da Allah bizi birbirimize kavuşturur. Yoksa ölüler midir dirileri karşılayacak? Eğer öyleyse ve yardım ettiklerimizden evvel, kabusa dönüp gece rahat uyutmadıklarımız çıkarsa önümüze ne yaparız? Sağlam ellerine, kesilen ellerini, kesilen başlarını alan kullar mı karşılar babam merhumu... Tövbe estağfurullah, tövbe estağfurullah, tövbe estağfurullah... Bizi peygamberimiz bekliyordur. Bizi soru-cevap, hesap bekliyordur. Sevaba yakın, günahtan uzak et Allah'ım!”
Son beş yıldır ölüm hakkında çok düşünen Es-Samet karmakarışık fikirlerini kafasından kovmak için uzun bir sureyi içinden okumaya başladı. Okuduğu surenin sevabını babasının ruhuna bağışladı. Onu, nefesini duyar gibi yakınında hissetti. Yüzüne götürdüğü ellerini babasının elleri sanıp tepeden tırnağa ürperdi. O eller, o en son defasında gördüğü kemiğe dönmüş, gün görmemiş ak ellerdi. Onlar o anki takatsizliğiyle gözlerinin önünde canlanmıştı. Mecalleri olmadığı için şefkatli görünüyor, yavaş, sakin hareket ediyorlardı. Es-Samet tanıdıktan sonra, onlardan korktuğuna üzüldü. Belki de korktuğunu gördükten sonra, babasının eller halinde gelen ruhu onu kendi iradesine bırakıp gitmiştir. Ölenlerin ruhu bu dünyada bile yanımızdan ayrılmıyorsa o dünyada da bizi ilk karşılayacak onlar olmalı...
Es-Samet babasının ruhunu kaçırdığına üzülüp, farkında olmaksızın altındaki devenin hörgücüne yapıştı. Gözleriyle çevresini taradı. Ağır kervanın develeri de uzaklara bakıyor, kafalarında türlü türlü fikirlerle bu yeknesak yürüyüşten usanmışlar gibi birden yüzlerini yana savuruyorlar, derinden aldıkları nefeslerini havaya salıveriyorlardı. Gecenin karanlığında sadece büyük kum tepeleri, tepelerin arasında kalan gölgeler görünüyordu. Arada bir, kısacık çöl bitkileriyle karşılaşıyorlardı. Bodur çalılıkların esnek dalları seslerini güz gecesinde soğuk rüzgarın ıslığına katıyordu.
"Yellerin o her zamanki esişi, karın yağmurun o her zamanki yağışı. Sam rüzgarının o her zaman estiği, yaprakların dallarla vedalaştığı vakit. Ömürlerin de o her zamanki başlı ayaklılığı. Dünyanın gelimli gidimliliği. Bazıları beş gün fazla yaşıyor, bazıları beş gün az. Ölenler yerle birlikte onun altında dönüyorlar durmaksızın, diriler üstünde. Arada kıyamet kopmazsa on asır sonra da aynı şekilde dönerler, tıpkı bugünkü gibi..."
Es-Samet’in fikirlerini kervanın büyük bir kum tepesini aşıp, onun oyulmuş gibi görünen tarafında durması böldü. Tellal, kervanbaşının gece burada konaklayıp yola ertesi gün devam edeceklerini haber verdiğini ilan etti. Es-Samet devesini ıhtırıp indi. Atalığından kendine miras kalan tek eşyasını, büyük öküz derisini altına yazdı. İki deve arası arkadan gelen, Es-Samet ile yolculuktan bir süre önce tanışan Aziz de yükünü indirip onun yanına geldi. Aziz'in müşfik bakışları vardı. Bu bakışın manası derindi. O "Sağ salim geliyor musunuz, beyim?" diye hal hatır sormaktan tut "İsterseniz çay hazırlayıvereyim."e kadar bütün içten soruları içine alıyordu. Sesli harfleri yazılmayan Arap alfabesinde olduğu gibi Es-Samet ile onun yarı yaşındaki Aziz, aralarında çoğu zaman konuşmadan anlaşırlardı. Es-Samet, Aziz’in böyle anlayışlı oluşundan hoşlanırdı.
"Beyim, Allah’a imanın sağlam olması için O’nu tanımak, O’na inanmak, O’nu anlamak gerek diyorsun. Kendileri gibi insanlara inanmayanlar, insanı anlamayanlar, insanı tanımayanlar Hak tealayı nasıl tanısınlar?"
"Atam, her şeyde bir tertip vardır. Tertibin bozulduğu yerde her şey anlamını yitirir, derdi. İnsanoğluna inanmadan, onu anlamadan, tanımadan onu yaratanı tanımak belki mümkün de değildir. Çünkü tertip bozuluyor."
"Eğer tertipte bir sır varsa, yıldızlara bak."
Aziz’in sözüne Es-Samet kinayeli tebessüm etti. Aziz onun gülümseyişiyle ne demek istediğini anladı ve yere baktı. Kendisi Es-Samet’le karşılaşıncaya kadar Sâbiî idi. Anası babası da Sâbiî idiler. Hayat yoluna hakiki, imanlı bir adam çıkardığı için, Es-Samet hidayetine vesile olduğu için o her namazdan sonra hamdusena eder, Es-Samet'e hayır duada bulunurdu."
"Yıldızların tertibi, Allah'ın kudretini gösteren tertiptir, Aziz. Eğer o kudret olmasa tespih taneleri gibi her biri bir yana dağılır, kül olur giderdi.
Es-Samet bu sözleri söylerken kendisinden ve söylediklerinden gayet emindi. Aziz, mürşidinin yüzüne bir şeyler söylemek istiyor gibi baksa da sohbetin akışını bozmaktan çekindiğinden midir nedir, sesini çıkarmadı. Es-Samet durumu hemen anladı:
"Ne söylemek istedin, kardeş?" diye sordu.
"Önemli bir şey değildi ama… ağam tabib, ben ise dert çekip duruyorum..."
"O nasıl dert?"
"Birden içim burkulup gidiyor."
"Hadi uzan bakalım şuraya."
Aziz beline sıkıca bağladığı kesesini çözüp bir kenara koydu. Dış elbiselerini çıkarıp Es-Samed’in gösterdiği yere uzandı.
Es-Samet, önünde sırt üstü yatan adamın karnını, eliyle basarak muayene etti. Gömleğinin üstünden basmakla da kanaat etmedi. Aziz’in teninin yumuşak ılıklığına fazla ehemmiyet vermeden iç organlarındaki değişikliklere dikkatini topladı. Elleri midenin ağrıyan yerlerine ulaştığında bedenin rahatsızlığı dışına vuruyor, organın titreyişi hissediliyordu.
Aziz ise sakalının beyazı mı, siyahı mı çok belli olmayan ihtiyarın kendisine böyle yakınlaşmasından hem biraz utanıyordu, hem de kendini güvende hissediyordu. Sonuna doğru çekingenliği gitti tabibin hafif basışları hoşuna gitmeye başladı.
"Beyim, dermanın elin gibi, sen bastıkça ağrı azalıyor."
Es-Samet Aziz’in son sözüne hafifçe tebessüm etti. Yaşı ilerledikçe ellerinin kemiğe döndüğünü hisseden Es-Samet rahmetli atasının “elin derman” dediği devirleri hatırladı. Rahmetli ayrıca: “İyi bir tabip olmak için öncelikle dört şey lazımdır. Birincisi; sezgin, düşüncen, haysiyetin, ikincisi; gözün, nazarın, üçüncüsü; dilin, konuşman, dördüncüsü ise elin, bütün hareketlerin yumuşak, mülayim olmalı.”derdi.
Merhum, o henüz on beş yaşındayken, bundan yirmi beş yıl önce önüne yatıp kendi vücudunu muayene ettirerek göstermişti. Ondan önce de Es-Samet atalığının ellerini ayaklarını, sırtını defalarca ovmuştu. Ama bu kez atalığı ona insanın göze görünmeyen ciğeri, yüreği, midesi hakkında konuşmuş, karnına, göğsüne eliyle bastırarak bilgi vermiş, kulağını koydurup, yüreğinin, ciğerinin sesini dinletmişti. Atalığını hatırlayan Es-Samet, Aziz’in ne zaman uyuyakaldığının bile farkına varamamıştı. Elinin altındaki hastanın rahatlayıp gözünü süzüp yatışından memnun Es-Samet biraz yorulsa da Aziz’in midesini iyice ovdu. Sonra yüzüstü yatırıp arkasını, belini ovdu. Beş gündür devam eden yolculuğun yorgunluğundan sonra, Es-Samet’in mülayim ellerinin tesiriyle derdi hafifleyen Aziz rahat bir uykuya daldı. Es-Samet ovmayı bıraktı. Tatlı uykuda yatan Aziz’in üstünü örttü. Onun nurani yüzüne gözü düşünce farkında olmadan derin bir nefes aldı.
"Ey Allah'ım, kudretine kurban olayım. İnsanı ne güzel yaratmışsın. Şu gözlere bak, açıkken başka güzel, uykuda başka güzel."
Es-Samet’in aklına atalığının, kestiği koyunun kellesini pişirişi, sonra parçalara bölüşü geldi. Gözü ayrı bir tabağa çıkarıp:
"Bak oğlum, insanın gözü de aynen böyledir. Bak bu göz bebeği bu şekildedir. Bebeği kessen içinde göz sıvısı var... Onun nasıl gördüğünü anlatmak çok zor. Ama içinden geçen ışınları seçebilen, gören, gözbebeğidir.”demişti.
O günden beri o kadar yıl geçti, bu yıllar içinde çok şey okuyan öğrenen Es-Samet atalığı ile sohbete hep devam etti. Sanki atalığının sesi hep kulağındaydı.
"Oğlum, her şeyin içi, dışı gibi güzel değildir. Şurada duran para kesesini görüyor musun? Onun içi de bir ters bir on işlenen ipliklerle doludur. Fakat insan tamamen başka. İnsanın kafası, beyniyle düşünüyor, gözle görüyor, burunla nefes alıyor, ağızla da besleniyor. Bunların hepsini, bunlardan başka daha birçok işi üstünde toplayan kafa nasıl çalışıyor acaba? Onun gücü bizim görüp durduğumuz yüzümüzde değil, ensede de değil. Özünde. Özütte. Onu sadece çevirerek görebilirsin. Ama insanoğlu bunu başaramaz. Sanki yavaş yavaş olgunlaşan elma meyvesine suyun nereden, nasıl ulaştığını görmek için ağacı kesmiş gibi oluruz. Kafa bütün bunları kesmeden, çevirmeden anlayıp bildiği için güzel. Onun yaptığı işlerin nereden yönetildiğini biz göremeyiz. Çünkü o asılda, özde, yani melekuttadır. Bize görünmeyen taraftadır. İnsanın melekûtu dış görünüşünden de güzel olmalı, eğer o hakiki insan ise…
"Adamın gerçeğini sahtesini tanımakta iş var!"
"Onu sadece Allah bilir. Sen herkesi iyi kabul et. İsa peygamber “Suçlama; suçlanırsın.” demiş. Eğer sen birine günah isnat edersen, Allah seni günahkar eder. Sen sadece sev. Yaradanın hatırı için sev. Çünkü sana insanın içini görmek kabiliyeti verilmemiştir. Gözün güzelliği göz kapağında ya da gözbebeğinde değil de görmesindedir..."
Es-Samet deve örtülerinden birini altına alıp, ilerde yatmaya karar verdi. Her ne kadar yoldaşını uyarmamaya çalıştıysa da başaramadı. Rahatsız olmamasını istediğindeyse Aziz: "Sen yerine geç, ben de yerime geçeyim." dedi ve kendi devesinin yanına gitti. Aziz gittikten sonra uzun süre Es-Samet’in gözüne uyku girmedi. Bir adamın ağrısını da eliyle giderdi. Bir hayır dua daha aldı. "Bana dünyada başka bir şey lazım değil. Hiç olmazsa şimdi rahatlayayım, uyuyabilsem ne olurdu? Ya da bu dünyanın kendisine benden bir şeyler mi gerek? Onu da bir gün alırsın ey dünya, hiç değilse şimdi rahat bırak." Dünya ile konuşurken onun gözünden kayan bir damla yaş, kızgın kuma damlar gibi uykunun koynuna sindi gitti.
Es-Samet ertesi gün müezzinin sesiyle uyandı. Acele abdest aldı. Ezanın okunduğu yere, cemaatle namaza durulacak yere vardı. Sünneti kıldı. Kamet getirilip farza durulacağı sırada gür, uzun, kara sakallı bir yolcunun yüzünü yerden kaldırmadan ağladığını gördüler. Belki sakinleşir der gibi imam namaza başlamadan biraz oyalandı. O adam yüzünü yerden kaldıracak gibi değildi. İmam yüksek sesle okumaya başladı. Biraz önceki adam alelacele kalkıp imama uydu. Ama namaz kılınıp bittikten sonra o yine ağlamaya devam etti.
Kervanbaşı Es-Samet'e hitaben:
"Tabip Ağa, sen onu sakinleştiremez misin? Gördüğünüz gibi o iki günden beri böyle kendine eziyet edip duruyor." dedi.
Es-Samet:
"Kime yalvarıp ağlıyorsa o teselli eder, oğullar. Eğer Allah rızası için ağlıyorsa dilekleri kabul olur, yüreğine genişlik gelir. Eğer cemaat beni görsün diye ağlıyorsa hemen sakinleşir, cemaat onu gördü. Eğer tabip yardımı gerekse ben yardım etmeye hazırım." dedi ve o adama doğru yavaş yavaş yürümeye başladı.
Es-Samet yüzünü kıbleye çevirip ağlamaya devam eden adamın yanına gidip elini omzuna koydu. O aynı şekilde ağlamaya devam ediyordu. Sağ elinden tutup onu yerinden kaldırmak istedi. O, elini geri çekti ve ağlamasını arttırdı. Es-Samet onun geri çektiği elini tekrar tuttu ve gözlerinin içine doğruca baktı. Nazarlar çarpıştı. Es-Samet’in bakışı karşısında aciz kalan uzun sakallının boynu buruldu, sesini birden kesti. Es-Samet: “Allah sana şifa versin… Düş peşime.” dedi ve geldiği gibi geri döndü. Uzun sakallı da yerinden kalkıp onun peşine takıldı gitti. Kervanbaşının hizasına vardığında Es-Samet yavaşça yüzünü kaldırdı, fakat sesini çıkarmadan kendi devesine doğru hareket etti. Üç dört adım arkasından gelen uzun sakallı adamın ağıtla karışık hıçkırıklarını işitmiyor gibiydi. Devesinin hizasına vardıktan sonra geri döndü. Uzun sakallı kendini birden yere attı da emekleyerek gelirken onun ayağını öpmeye çalıştı. Gözlerinden sicim gibi akan yaşı silmeden Es-Samet’e hitaben:
"Efendim, siz kimsiniz? Yaşla dolu kara gözlerim senin kuru koyun gözlerinden aciz imiş. İki gün ağladım, yalvardım, Allah'a dileğimi kabul ettiremedim, senin iki sözün benim iki günlük ibadetimden güçlü çıktı. Elimden değil de yüreğimden tuttun. Pir misin, yoksa bir pirden el mi aldın? Kimsin efendim? Kırka yeten kara başım, elli yaşamış kamil başının önünde köle olmaya hazır." dedi. Onun son sözleri sesli ağıtıyla karışık çıkmıştı.
Es-Samet:
"Estağfurullah! Kalk yerinden. Allah’tan başka kimsenin önünde diz çökme. Gözyaşlarını sil. Allah’tan başka kimseden bir şey bekleme. Kalk." dedi ve onu koltuğundan kaldırdı. Ama mecali kalmamış yolcu onun kucağında kendinden geçti.
Es-Samet, Aziz’i yardıma çağırdı. Zaten yakında olduğu için tez geldi. O zamana kadar o adamın yoldaşı da geldi. Es-Samet’in koklattığı ilaç kendinden geçen adamı kendine getirdi. Ama onun takati yoktu. Ayakta duramıyordu. O yola devam edecek halde değildi. Es-Samet onu henüz toplamaya vakit bulamadığı derinin üstüne yatırdı. Derhal çay kaynatılmasını istedi.
Bu kez kervanbaşı yola düşmeye hazırlık için daha uzun vakit verdi. Kervanbaşının ulağı, Urfa’ya bir günlük yol kaldığını, ama bu aranın yolun en korkulu kısmı olduğunu, isterlerse hastayı devenin üstünde yatırıp gidecek şekilde şartların hazırlanacağını haber verdi. Hastanın yoldaşı, Es-Samet’e eğer hastalık korkulacak bir şey değilse kervandan geri kalmasalar da olacağını söyledi. Kendilerinin biraz dinlenip daha sonra yavaş yavaş kervanın arkasından yetişebileceklerini söyleyip Es-Samet’i de kervanla göndermek istedi. Es-Samet onun dediğine razı olmadı. Onlar kervandan ayrılıp kaldılar.
"Beyim, eğer yol tehlikeliyse ben de kalayım, diyen Aziz'e Es-Samet:
"Hayır, Aziz. Eğer ecel gelirse ne ben bu kulu kurtarabilirim, ne sen beni kurtarabilirsin. Sen 'Ya Allah!' de de kervandan geri kalma. Bizi de Allah korusun."
"Belki Urfa’da karşılaşırız. Görüşünceye kadar hoşça kal. diyerek vedalaşan Aziz, kervana karıştı, gitti. Aslında o şimdi bu ihtiyardan ayrılırsa bir daha kolay kolay karşılaşmayacaklarını biliyordu. Çünkü Es-Samet'in öteki yolcular gibi ticaret maksadıyla yola düşmediğinden haberi vardı. Bugün değilse yarın, kervanla vedalaşması gerekeceğini bildiği için o kervandan ayrılmamaya karar vermişti..
Kervan gittikçe uzaklaştı ve yavaş yavaş gözden yitti.
Kesme şekerli çayın başında Es-Samet kendini ağır kervandan ayrılmak zorunda bırakan yoldaşlarıyla tanıştı. Onlar Bağdat'ın kenar mahallelerinde yaşayan ayakkabı ustaları imişler. Urfa’da ayakkabı pahalıymış diye işitip yola düşmüşler. Bir-iki yudum çaydan sonra gözünü açabilecek gücü toplayan uzun sakallının adı Faruk, yoldaşının adı Şemsi imiş. Şemsi'nin anlattığına göre Faruk, üç gün yolculuktan sonra “İştahım yok.” demeye başlamış. Ondan beri de arada bir su içtiğini saymazsak hiçbir şey yememiş.
"Bağdat’tayken de Faruk böyle yemeden gezerdi. Fakat yolculuk iyice mecalini aldı. Onun sizin arkanıza düşüp gittiğini gördüm. Bu haline alışık olduğum için develerin yükünü çabucak vurayım diye yenice yerime gitmiştim. Ne de olsa çabucak düzelir, değil mi?"
"İnşallah kurtulur. Derdini veren Allah dermanını da verir. Kaygılanmayın. Şimdi biraz yatıp uykusunu alsın."
Es-Samet kitabın başına çöktü. Ama Faruk’un yaşını tutamayan kara gözleri onu rahat bırakmıyordu. Atalığından öğrendiği keskin bakışıyla onları kendine boyun eğdirmişti. Gözün tesir edici gücünden çıkar çıkmaz da Faruk kendinden geçip bayılmıştı. Bu Es-Samet’i korkuttu. Çünkü gözün tesirini böyle güçlü kabul eden adamların bazen kendine gelemediğini, ölüp gittiğini atalığı defalarca söylemişti. “Allah'ı anıp ağlayan kulunu ben susturdum. Kul kudreti bende gördü. Elini geri çekip almasaydı ben de onunla birlikte Allah'a yalvaracaktım. Beni inkar etti diye de onu göz tesirime düşürdüm. Kibirlilik ettim. Onun önümde dize çöküp yalvarmasına sebep oldum. Bunu yapmaya ne hakkım vardı oysa? Allah'ın bana verdiği gücü onun rızası istikametinde kullanmadım."
Elbette Allah gönderdi beni onun yanına. Ben gitmeyi düşünmüyordum aslında. Onu peşime takıp alıp gelmeyi bana Allah'ın buyurduğunu nasıl inkar edebilirim? Bunu yapmasaydım onun göz yaşını kim dindirirdi? Allah onun şifasını şu an bile benim elimle verip duruyor ya işte. ‘Bütün emirler Allah’tan geliyor.’ diyenler, aynı zamanda ‘İşlediği her günah için insanın kendisi mes'uldür.’ de diyorlar. Ne zaman ben Allah'ın emrini yerine getirdim, ne zaman günahkar oldum, nasıl açıklayabiliriz?"
Bu kadar yaşadığın halde sen henüz ona cevap veremiyor musun Es-Samet? Kendi günahını kendi bilmeyen adama hiç adam mı denir? Bir günah işlediğin zaman onu herkesten önce hissetmez misin, hissedip de yüreğinin kıyım kıyım kıyıldığını görmez misin? Evet, ben günahkarım. Ey günahları affeden Allah'ım günahımı bağışla. Sen günahları affedensin." Es-Samet günahının affedilmesini dileyip uzun bir dua okudu.
Faruk rahat döşeğinde yatıyordu. Es-Samet elini alnına koydu. Faruk bir şeyler mırıldanıp kaşını çattı. Rüyasında alnına bir aydınlığın konduğunu gördü. Yüzünü nereye çevirirse çevirsin aydınlık ayrılmıyordu. O aydınlığa dokunmak istedi ama eline hiçbir şey geçmedi. Faruk insan dilini bilen bir canlı imiş gibi ona soru sormaya başladı. Sorduğu sorulara aydınlığın cevap vermesi Faruk'u hiç şaşırtmamıştı.
"Sen kimsin?"
"Ben nurum."
"Neyin nuru?"
"İnsanın nuru."
"Ama daha önce seni hiç göremiyordum."
"Gözün kapalıydı. Gözlü kördün."
"Yalan söylüyorsun. Gözlerim açıktı, hem de görüyordum. Ben kör olmak istemiyorum."
"Senin ve senin gibilerin gözleri açıkken de kördür. Çünkü siz körlere görünen şeyleri görmüyorsunuz."
"Körler de görür mü hiç? Olacak şey mi bu dediğin?"
"Körün gördüğü, gözlüye görünmez."
"Körlerin gördüğü karanlık."
"Sen o karanlığı gördün mü hiç? Kör karanlığını? Rüzgarı görmüyorum diye esmiyor deme, kuşlara konuşmuyorlardır, taşlara dinlemiyorlardır deme. Toprağı kazsan toprak çıkar, fikirden fikir."
Faruk alnına konan nurun yavaş yavaş kendisinden uzaklaşmakta olduğunu gördü. Alelacele onu durdurmak istedi ama eline yine hiçbir şey geçmedi. O elini sallayıp uyandı. Baş ucunda elini alnına koymuş Es-Samet’in beklemekte olduğunu gördü. Elini onun elinin üstüne koyup yine gözlerini kapattı. Fısıltıyla Es-Samede sordu:
"Siz kimsiniz?"
"Es-Samet Bağdadî."
"Daha önce seni hiç görmemiştim. Acaba o zamanlar kör müydüm?"
"Bağdat büyük şehir. Orada binlerce adam var."
"Ama sizin gibisi olsa olsa beş on adamdır. Ben bütün ömrümü insanların yüzlerine değil de ayaklarına bakarak geçirdim. Ayakkabılarını yüzlerinden iyi tanıyorum... Yine de yeri gelince kör olmadığımı iddia ediyorum... Siz karanlığı gördünüz mü? Kör karanlığını? Rüzgarı görmüyorum diye esmiyor deme, kuşlara konuşmuyorlardır, taşlara dinlemiyorlardır deme. Toprağı kazsan toprak çıkar, fikirden fikir..."
Es-Samet Faruk’un son söylediklerinden bir şey anlamadı. Onun ateşi yükseldiği için sayıklamaya başladığını düşündü. Ateş düşürücü ilaçlarından hazırlayıp içirdi. Faruk gözünü açtı. Es-Samet onun elinden tuttu. Faruk’un eli ateş gibiydi kendisini zorlayıp bir şeyler söylemek istedi. Es-Samet parmağını onun ağzına götürüp “Konuşma.” diye işaret etti. Faruk yine gözünü kapadı. Es-Samet hastaya elinden gelen yardımı etmişti, gözünden gelen yardımı etmişti, ama henüz dilinden gelen yardımı etmemişti. Faruk'a hitaben mülayim sesiyle konuşmaya başladı.
"Bu hayatın görkü de Allah’tadır, erki de. O istediği şeyi zıddıyla değiştirebilir. Geceyi gündüzle, kışı yazla, karayı akla, talihsizliği talihle, dertleri iyileşmek ile... Derdi, dertten kurtulmakla değiştirmek onun en büyük mucizelerinden biridir. Bu mucizesini göstermek için o dermanı yarattı. Bedenimizi ve ruhumuzu ağır derdinden birazcık dermanla halas etmek yalnız Allah'ın kudretiyle mümkündür. Kırlarda yetişen otun çöpün ya da bir taş sızıntısının dertliye ilaç olabileceğini Allah ilham etmese tabipler nereden bilsin? O, dertliler dertlerinden kurtulsun diye derman yarattı. Onun iyileşmesini istediği hastalar bir sebeple iyileşir giderler. Ecel kadehi dolanlara ise hiçbir hekim çare bulamaz. Çünkü eceli veren de Allahtır.Kulundan yalnız tahammül istenir. Kuşa kanadını veren, ona kanat çırpmayı da öğretir, onu uçurur da kondurur da. Bizim kanatlarımız da sabırdır. Sabretmek demek, gayretini yitirmek, yolda yatan taşa dönmek demek değildir. Alime keşifler getiren, bizi yarına yetiren, kalpten şeytanı yitiren, hesap kitaptan geçiren sabırdır. Halimize şükretmek, hastalığın bir sınama olduğunu bilip, sabretmektir…"
Faruk’un parmakları, parmaklarındaki gerili duran damarları gevşedi. Kapalı gözlerinden yaş gelmeye başladı. Es-Samet onları katılaşmış parmaklarıyla sildi ve sözüne devam etti:
"Nefsine zulmetme, Faruk. Allah senin yolunu nuruyla aydınlatır. Bana da hakkını helal et. Allah'a yalvarıp azıcık inleyip sızladın. Duygularına bent vuran ben oldum. Beni affet..."
Faruk gözünü açtı.
"Kim kimden özür diliyor?.. Ömür boyu hizmetinde gezmem, kulu kölesi olmam gereken adam benden özür diliyor... Eğer ölürsem, şimdiye kadar kazandığım bütün sevaplar senin olsun. Eğer ölmez de diri kalırsam bundan sonra kazanacağım sevaplar da senin olsun. Allah beni olsa olsa imtihan etmek için seninle karşılaştırmıştır..."
"Allah bizi her şeyle sınama maksadıyla karşılaştırır, her şeye sınamak için duçar eder. O sınamalarda bazıları sevap kazanır, bazıları günah. Sevap aydınlık gibidir, paylaşmakla azalmaz. Ben de bütün sevaplarımı sana bağışlıyorum. İnsan insanla anlaşmalı, insan insandan razı olmalıdır. Sen benden razı ol. Yarın inşallah ayağa kalkarsın. Ondan sonra bu günah sevap meselesini çok tartışırız."
Es-Samet önlerindeki geceyi sağ salim geçirebilirlerse Faruk’un ölüm tehlikesini atlatacağını anlamıştı. Faruk’un gözlerinden yine yaş akmaya başladı. Tabibin her sözünü büyük bir dikkatle dinleyen Şemsi, bir yandan dostunun göz yaşlarını siliyor, bir yandan da onunla helalleşip, vedalaşıyordu. Es-Samet onu kolundan çekti.
"Çıkmadık canda umut vardır. Belki dostunuz ölmez. Korkmayın, hem de ağlamayı bırakın. Bu adam, bu fani dünyadan ayrılırsa belki cennete gidecek. Sen de tutmuş ağlıyorsun... Faruk’un üstünü sıkıca ört. Şimdi ben de bir ilaç içireyim. Henüz göreceği günler tükenmediyse eğer, terler terler, açılır..."
Şemsi, tabibin söylediklerini yerine getirdi. Es-Samet bir çok parça parça torbacıklardan ilaçlarını çıkarıp, onlardan bazılarını birbiriyle karıştırdı. Özel bir demir cezvede onları kaynattı. Sonra içi ilaçlı cezveyi soğuk suya sokup soğuttu. Hazırladığı ilacı biraz su ekleyip hastasına içirdi.
"Allah şifalar versin. Bismillahişşafi..."
Es-Samet hastanın baş ucunda diz çöküp oturdu ve uzun dualar okumaya başladı. Onun sesi elinden daha yumuşak, daha nazikti. Şemsi kendini okunan duaların iç musikisine kaptırıp dünyayı unuttu. Onun yorgun muhakemesinde artık ne zaman, ne mekan, hiçbir ölçü kalmamıştı. Şimdi sadece birbirine bağlı, uzayıp giden duaları işitiyordu. Böyle büyüleyici havayı o bir defasında Bağdat’ta büyük sazendelerden birini dinlerken de hissetmişti. O zaman sadece müziğin ritmiyle büyülenmişti, ama şimdi, onu alıp giden dinlediği duaların hem musikisi hem de sözleriydi.

Bizi yokdan var ettin ey Kadir Allah, varlığımızı berkarar et.
Şu devam eden ömrümüzü, günahı az, sevaplı et.
Fiilimize paklık ver, kalbimize kanaat,
İnanç ver, ümit ver, güç ver, takat ver,
Şirin canlar emanet.
Bahara inanan tomurcuklar gibi,
Güze inanan yapraklar gibi,
Kışa inanan ak karlar gibi,
Asumana inanan kuşlar gibi,
Yalnız sana inanan kalplere açıl.
Keremle saçıl Keremli Allah!
Dertli bendene derman, hekimine ihlas ver.
Emanete hıyanet ettirme hiç ellere,
Bir de gıybet ettirme hiç dillere.
Bilgelere duruluk ver, kurtar günahsızı ahmaklıktan,
Batıl gözü açılmaz, görmeyen göz kör değilmiş,
Sağır kulağı açılmaz, işitmeyen sağır değil imiş,
Gören göze körlük ettirme, işiten kulağa sağırlık,
Kızgın yüreği buz etme, helal rızıkta kemlik,
İnsan nurunu görsün gözler,
İnsanın mahrem sesiyle kansın kulaklar
Isınsın yürekler, Allah'ım!
Birbirine uzanan eller ziynetidir bu cihanın
O ellere kuvvet ver!
Kız bir naçar bahtını aç, yiğidine vefa ver,
Tasadan kurtar kocamışı, bir lahzalık sefa ver.
Cömertlik ver beylere, fakirin zenginliği kanaat, kanaatini eksik etme.
Ya Kadir Allah!
Kötü niyetten, kem bakıştan, iftiradan, töhmetten halas et kulunu.
Şah tahtını halas et dağılmaktan, yıkılmaktan
Sarsılmasın dağlar,
Göl ver kuğulara,
Köz ver, bir parçacık köz ver kimsesizin ocağına,
Uzun yollarda yolculara, misafire yad illerde, kol ver!
Yetim gözü yerdedir, kaldır başını.
Anayı balasından, balayı anasından ırak etme,
Kimseyi anlamasa da babasını anlasın oğullar,
Dillerimizi anlaşılır et, kapanmasın açık yollar.
Cinayetsiz, cellatsız il ver!
Dileğim yalnız sanadır,
Dilekleri kabul eden Sensin, yalnız Sen!
Başım sana kurban, ya Rabbim, Allah!
Her kuluna sevgin var, her kulunda nurun var,
Her kulun Senden geldi, hem Sana döner her kulun,
Bu senin yolun, yolundan azdırma, ya Allah!
Amin!

Es-Samet o günü ilaç hazırlamakla geçirdi. Ama Faruk pek iyileşeceğe benzemiyordu. Öğleye doğru vücuduna kızamık ördü. Es-Samet durumu görüp sevindi. Çünkü dert belli olduktan sonra tedavisi kolaylaşır. Önde tehlikeli bir gece var. Niçin geceleri hastaların durumunun gündüze göre daha da ağırlaştığını Es-Samet bir türlü anlayamıyordu. Döşeğinden kalkmadan yatan hasta gündüz yorulmuştur desen değil. Tam tersine gündüz verilen ilaçlar onu rahatlatacak gibi geliyor insana. Yoksa yıldızların bir tesiri mi var bu işte? Salı su üstünde battı batacak giden derdi ağır kulcağız acaba gecenin gündüzün farkından haberdar mı ki? Es-Samet dikkatini başka tarafa yöneltmek ihtiyacıyla Faruk’un çörek gibi kızaran yüzüne baktı. Daha dün, uykudaki Aziz’in yüzüne şu an yaptığı gibi dikkatle bakmış, insanı böyle güzel yarattığı için Allah’a şükürler etmişti. Fakat bu sefer şimdi yatana, güzel desen yalan olacak gibiydi.
Faruk hala sayıklıyordu. Ben nurum diye onun alnına konan neyse şimdi onun bütün endamına yayılıyordu. Önceki gibi suallerine anlaması zor ama net cevaplar veriyordu. Doğrusu Faruk için o cevaplar anlaşılmaz değildi. Bilakis uyandıktan sonra da o verdiği cevapların tesirinden çıkamıyordu. Arada bir birden esrarengiz sohbet arkadaşının Es-Samet olduğunu sanırdı. Ve “Acaba” derdi. “Bunların hepsi uyanıkken mi oluyor? Ama o Es-Samet ise niçin kendine nur diyor? Nasıl oluyor da aydınlığa dönüp alnıma konuyor? Sonra sonra bütün bedenime yayılıyor? Sesin Es-Samet’in sesi olduğu açık mesele.” Faruk son sohbetlerini hatırladı. Şaşılacak şey, bu sohbetler, kelimesi kelimesine aklında kalıyordu. O sohbetler insan ömründe, arada bir hüma kuşunun gölgesi gibi görünüp kaybolan akıldan çıkmayacak anlardan olmalıydı.

"Geldiğin iyi oldu, yüreğim yanıyordu."
"Gitmekten gelmek iyidir. Sen beni anlıyorsun, ben de geliyorum."
"Sen beni anlıyorsun, onun için ben de seni anlıyorum. Vaktin var değil mi, önceki gibi çabuk gitmeyeceksin değil mi?"
"Ben zaman ölçüsünü bilmiyorum. Benim için uzaklık da yok. Ben ne geliyorum, ne de gidiyorum. Aslında sen bana yaklaşıp, benden uzaklaşıyorsun."
"Sen havada mı, yoksa yerde misin? Eğer havadaysan, kuşlar, bulutlar seni delip mi geçerler? Yıldırımlar seni yaralamaz mı?"
"Onlar bende yaşarlar."
"Sen onlarsız yapabilir misin?"
"Anlamadım."
"Onlar olmasa sen ne yaparsın?"
"Onlar var. Ben de varım. Sen de varsın. Var olan şey nasıl yok olsun?"
"Eğer birden..."
"Senin aklında fırtınalar kopacak. Fırtına yıkım, karışıklık, buhran. Ben fırtınadan hoşlanmıyorum."
"Af edersin. Çiçekler soluyor, insanlar ölüyor. Dünyanın böyle kurulduğuna üzülüyorum, sanırım bu derdimle seni de üzdüm."
"Ölmek, yok olmak değildir. Gül solmuyor. İşlerin nasıl, dediklerinde sen çoğu zaman, gül gibi dersin, gül gibi geçinip gidiyoruz işte, dersin. Yaşamayı seviyorsun. Sen bu dünyanın güzelliklerine seviniyorsun. Onları güle benzetiyorsun. Oysa gül yüreğinde açılmakta her daim."
"Sen onu gördün mü?"
"Ben ona değdim geldim."
"Güller solmuyor ise gerçekten, ölmek yok olmak değil ise, söyle bana dirilik mi güzel, yoksa ölüm mü?"
"Dirilikle boy ölçüşebilecek bir şey yok. Ölüm de benzersizdir. Ama onun güzelliğini sen sonra görürsün."
"Söyle bana, sıcaklık ne, soğukluk ne?"
"Onlar birbirine düşmandır. Onlar barışsa meydan serinliğe kalır."
"Sevinince nasıl gülersin, üzülsen ağlayışın nasıldır?"
"Sevinince yağmur olup ağlarım, üzülsem sam yeliyle esip gülerim."
"O nasıl oluyor o?"
"Çünkü sevincin geçiciliğine, gelip geçici bir şey için sevinmek durumunda kalışıma üzülüyorum. Üzüntünün faydasızlığına, faydasız bir şey için de üzüldüğüme gülüyorum."
"Söyle bana nur, sen kimlerden memnunsun?"
"Başını secdeye koyup iman dileyenlerden."
"Seni siyah dumanlar kirletiyordur, nasıl yıkanırsın?"
"Eviçlerini ısıtan ocakların yalınında yıkanırım."
"Senin için insanların kötü huyluları hangileridir?"
"Adil padişahın akrabası olduğu halde, yine onun tacına göz dikenler."
"Onlardan beterleri de var mı?"
"Allah'ın rahmeti, nimetlerini görüp yediği halde şüphede yaşayanlardan kötüsü yoktur."
"İnsan için önünden gelen düşman mı tehlikeli, arkadan gelen mi?"
"İnsanın en tehlikeli düşmanı içinden gelen nefsidir."
"En hayırlı insanlar kimlerdir?"
"Elbette peygamberler. Sonra da Son Peygamber’in de insan olduğunu anlayıp O’nu kendileri için misal edinenler."
"Gıybet, töhmet seni de yakar kavurur mu?"
"Yazık, yazıklar olsun ki onlar yüzünden hatta hiç sönmüyorum."
"Kış mı iyi bahar mı?"
"Kışın donları çözmek, yazın da tomurcukların ağzını açmak iyidir."

Faruk son sözleri birkaç kez tekrarladı. “Donları çözmek, tomurcukların ağzını açmak iyi.” O artık Es-Samet’in verdiği ilaçların tadını hissediyordu. Tabiple konuşmak istiyordu. Ama tabip hala parmağıyla ağzına basıyor konuşmamasını işaret ediyordu. Gecenin bir türlü geçmeyişine hayret ediyor, yıldızlara bakarak yatıyordu. Herhalde Es-Samet de yoldaşım Şemsi de çoktan uyumuştur diye düşünüyordu.
Ama Es-Samet’i uyku tutmuyordu. Aslında o artık Faruk’un sağlık durumundan korkmuyordu. Yine de sebebini çözemediği ağır bir endişe bir türlü yüreğinden çıkmıyordu.
"Ah, geceyle gündüzün eşit olduğu güne bir gelseydik…"
Yeryüzü bir gecelik döndü. Es-Samet namazdan önce Faruk'u yokladı. Tana yakın kendinden geçen Faruk mışıl mışıl uyuyordu. Buna sevinip derhal namazını kıldı. Şemsi'yi de uyarmadan sönmeye yüz tutmuş ateşi besledi. Bakır ibrik kısa süre sonra cızırdamaya başladı. Şifalı otlardan harmanladığı çayı demledi. Es-Samet’in hareketleriyle Şemsi uyandı. O da önce Faruk’un başucuna bir vardı. Sonra namazını kılıp Es-Samet’in yanına oturdu.
"Tabip Ağa, hastamızda biraz düzelme var mı? Mışıl mışıl uyuyor."
"Evet, inşallah günden güne iyileşir."
"Tabib Ağa..."
"Adımı söylesen de olur. Yaşlarımız yakın olmalı. Sen de aşağı yukarı yarım asrı geride bırakmış olmalısın, Şemsi Ağa."
"Hiç bizden de ağa mı olur?"
"Helalinden çalışmak da bir çeşit ibadettir, derdi atam."
"Atanızın adı neydi?"
"Kendi gerçek atamı dedemi görmedim. Beni üvey dedem, atalığım büyüttü. Muhammet İbni Şefik."
"Siz Muhammet İbni Şefik’in oğulluğu musunuz?"
"Evet."
"O koca defnedilirken, Faruk’la ikimiz de uğurlamaya gitmiştik."
"Evet, merhuma Bağdat çok hürmet ederdi. İnşallah vardığı yerde de böyle hürmet görmüştür."
"Böyle adamların mekanı cennettir. Merhumun vefatından sonra kaç yıl geçti acaba? Onun iki oğluyla bir oğulluğu varmış derlerdi."
"Evet oğulları da var. Onlar Bağdat’ta atalarının şifahanesinde hizmet veriyorlar. Merhum vefat ettikten sonra da on yıl geçti."
"Oysa bir baksan on gün gibi. Görüyor musun vaktin ne kadar çabuk geçtiğini? Siz de yüzünüze karşı övmek için söylediğimi sanmayın gerçekten güçlü tabipsiniz doğrusu. Yine de yollara düşmüşsünüz. Sanırım Urfa’ya ilaç almaya filan gidiyorsunuzdur."
"Tabii, neden olmasın. Varmışken hem derman da alsak ağırlık etmez. Urfa’da rahmetli atamın dostu varmış. Onunla görüşmeye gidiyorum."
Birkaç yudum çay içtikten sonra bu sefer, Es-Samet sormaya başladı:
"Bu biçarenin, böyle Allah'a yalvarıp iki gündür gözyaşı dökmesinin sebebi neydi? Sır ise ya da gıybet gibi olacaksa söylemesen de olur."
"Yok yok... Faruk’un babasına Ahmet usta derlerdi."
"Bağdat'ın büyük mescitlerini inşa  eden Ahmet usta mı?
"Evet, evet ta kendisi. Faruk sanırım onun tek oğludur. Babası biricik oğlunun ağır ustalık işinde çalışmasını istememiş ve iyi bir ayakkabıcıya çırak vermiş. Rahmetli: 'Ağır ağır taşları benim bunca yıl taşıdığım yetmiyor mu? Sadece mollalara, müftülere mest dikse bile görürsünüz bizden iyi yaşar.' dermiş. Bu hevesle oğlunu ayakkabı ustası etmiş işte. Faruk babasının bu hareketini yanlış kabul ediyor. Bu ukdeyi hiç içinden çıkarıp atamıyor. 'Mescit kurabilecek eller, kokuşmuş gönleri oynamakla nasıl yetinebilir.' diyor. 'Ben bu mestleri, nalınları ihtiyarladıktan, elden ayaktan düştükten sonra da dikebilirdim.' diye düşünüyor. Bağdat’ta sık sık yanıma gelir, 'Çocukluğumdan beri küçücük taşları üst üste koyar, kendime göre bir duvar, hatta bir kale duvarı örmek isterdim. Tabii bütün bunlar babamın gözünden kaçmıyordu. Hatırlıyorum da bir gün yanıma geldi, kocaman ellerinin ayasını gösterip, beni o ellerdeki kabarcıklarla korkuttu. 'Senin elin de böyle yarık yarık, kabarcık kabarcık olur.' dedi. Ben de inandım. Beni kendisi gibi itibarlı bir usta, hem de Allah'ın yerdeki evini inşa eden bir usta etmedi de tuttu ayakkabıcı etti.' diye, içini döker, gözleri hüzünle dolardı. O biraz tuhaf bir adamdır. Bir yere seyahate gitse, orada güzel mescitler görse kendini tutamaz, ağlayıverir. Başlarda babasını hatırlıyor, onun için ağlıyordur, derdim. Ama o aslında usta olmadığına üzülüyor, niçin usta olmak, böyle imaretler yapmak nasip olmadı bana, diye ağlıyormuş. Dışarıdan baksan, pek öyle çorlu çocuklu adama benzemiyor. Küçük bir bahane bulsa ağlayıveriyor. Ama aslında iyi adamdır, buna da kusur denirse tek kusuru haddinden fazla yufka yürekli olması diyebiliriz. Urfa’ya da hiç gönüllü gitmiyordu aslında. 'Kabe'yi görmeye gidebilecekken tutmuş başka yolun yolcularına ayakkabı satmaya gidiyoruz.' diyor. Kabe’ye gitmek dile kolay. Yol parası lazım, sağlık lazım. 'Gavurlarla yaptığım alışverişten fayda görmem.' diyor bir de. Ne yani, sen onlara sarık yerine kafalarına giydikleri başlığı satmaya mı gidiyorsun sanki? Müslümanın ayağı da aynı ayak, gavurun ayağı da aynı ayak. Doğru değil mi?"
Es-Samet sohbet arkadaşının sualine gülümsemekle yetindi. Şemsi sözünü tasdikletmek için başka misallere baş vurdu:
"İşte, bakın siz de doktorsunuz. Biliyorsunuz ki insan hangi dinde olursa olsun kalbi vardır. Başında gözleri, kulağı, fikri vardır. Allah kullarını başka bir dine inanıyor diye, hatta hiç inanmıyor diye bile eksik yaratmamış. Verdiği nimetleri azaltmamış ya da tamamen kesmemiş, değil mi? Hepimize ayakkabı giymeyi de öğretmiş, diğer elbiseleri giymeyi de bildirmiş. Bu böyleyken, ben nasıl olur da güzel bir ayakkabı diksem bunu sadece Müslümanlar giysin diyebilirim? Ya da sizi misal alalım. Diyelim ki bir hastalığın ilacını buldunuz. Onu sadece Müslümanlar için buldum diyemezsiniz, değil mi?
Es-Samet başıyla tasdikledi.
"İşte, kısacası böyle tartışa tartışa onu zar zor benimle gelmeye razı ettim. Başta gönüllü olmasa da sonunda razı oldu. İnşallah hayırlısıyla iyileşir de yolumuza devam ederiz. Eğer yolda başına bir şey gelirse kendimi suçlu hissedeceğim."
"İnsana ömür veren Allahtır. İnsanın ne ölümü, ne diriliği kendi elinde değildir. Canımızı almak, sadece onu verenin elindedir."
"Eğer savaşta birine silah çeksem, onu öldürsem ben günaha girmiş olur muyum?"
"Senin günaha girip girmemen niyetine bağlıdır. Sen onun ölümüne sebep olduğun için günahkarsın. Kendini, çoluk çoçuğunu, ilini, dinini koruduysan, çoluk çocuğunun esir olmaması için, namusunu çiğnetmemek için karşına çıkanı öldürmek zorunda kaldıysan, bu işte senin bir günahın yok, belki sevabın vardır."
"Bir katil birini öldürse, cellat da katilin başını kesse, biri günah biri sevap mı kazanır?"
"Katil dediğiniz gerçekten katil ise, yani Allah'ın işine karşı çıkmak için onun yarattığını öldürmüş ise, o büyük günaha girer. Belki cellat sevap da kazanabilir, kim bilir? Ama işin kötüsü hayatta her şey böyle açık, böyle net değildir."
"Evet, orası da var. Sanırım en iyisi 'Allah adam öldürmekten uzak tutsun.' demek. Sizin iş sevaplı iş sonuçta. Ne de olsa adamın ömrünü uzatıyorsunuz."
"Hayır Şemsi, Allah'ın verdiği ömrü insan nasıl uzatabilir ki? Ben ömür uzatabilecek olsaydım, hiç anamın, babamın, ya da ecel elinden kurtaramadığım küçücük çocukların ömrünü uzatmaz mıydım? Böyle dediysem, sen yine de 'Peki, o zaman siz ne işe yarıyorsunuz?' deme ha..."
Es-Samet işi şakaya vurarak konuşmaya devam etti:
"Tabiplik, dünya kurulduğundan beri var. Her halde kıyamete kadar da olacak. Ölmeyecek insan yok. Kimsenin ne zaman öleceği de belli değil. Ama Allah bize hayvanlardan farklı olarak akıl vermiş. Hepimiz hem ölümün kaçınılmazlığını biliyor, hem de ilaç yapıyoruz, ecelimiz gelinceye kadar birçok hastalıktan kurtuluyoruz. Hiç kimse 'Eninde sonunda öleceksek buna ne gerek var, bırakalım bu faydasız işi.' demiyor. Çünkü bir gün fazla yaşamak, insan için işlediği günahları yıkamak için verilen bir günlük imkan demektir. Belki biz hekimlere bunun için sevap yazılıyorsa yazılıyordur.
"Eğer o sevap gelmeyecek bir insansa nasıl olur?"
"Onu anlama kabiliyeti insana verilmemiştir, insanın vazifesi de değildir."
"Öyleyse niçin onlar birbirlerine kızıyorlar, öfkeleniyorlar, silah çekiyorlar?"
"Bunlar insanın boşlukları, şeytanın ise zaferleri işte..."
Onlar uzun süre, ömür ve ölüm hakkında fikirlerini söylediler birbirlerine. Faruk'un ilaçlarını hazırlayıp içirmek dışında, ya da eline bir kitap alıp onunla meşgul olmak dışında Es-Samet’in yapabileceği başka bir iş yoktu. Şemsi de can sıkıntısını giderecek, vakit geçirecek bir meşguliyet arıyordu. Hayvanları otlatıyor, yiyecek içeceklerini hazırlıyor, bunların arasında da aklında Es-Samet’e soracağı soruları toparlıyordu. Bu üç kişi çölde kervandan yolunup kalmamışlar da, zamandan yolunup kalmışlardı sanki. Yapacak iş bulamadıkları, zamanlarını “iterek” geçirmek zorunda kaldıkları için, tek tük uçup geçen kuşlardan başka herhangi bir canlıyla karşılaşmadıkları çölde, olduklarından daha yalnız görünüyorlardı. Kuşlar için ise bu adamlar, dikkat etmeye bile değmeyen küçük kara noktadan başka bir şey değildi...

Zamandan kopup kalmış üç noktacık... Onlar çöl içinde, dünyanın, sonuna ulaşılmamış cümlenin gamlı tasalı, devamını kendine, düşünmeye bırakmış işareti halinde üç nokta...

Hal böyleyken bu üç noktadan birine, Es-Samet’e daha yakından bakalım. O kimdir? Onun bahsettiği kör topal, ağır aksak giden dünyayı anlamasak da belki onun bir noktasını anlarız.

(Devam edecek.)


Yorumlar

Popüler Yayınlar