Korkunun Renkleri 5
Hıdır Amangeldi
Türkçesi: Hüdayi Can
(Önceki Bölüm)
Korku, Murat’ın yanına gelmeden önce de ‘Git, bir daha da dönüp yanıma gelme!’ sözünü işitmişti. O zaman, bayırın tepesine çıkmış, aşağıda görünen şehre bakmış, bakarken de göz yaşlarına söz geçiremeyip ağlamıştı. Bayırı gri bir sis kaplamış, şehre yağmur çiselemişti. Şehrin evleri çatılarını şemsiye edinip yağıştan korunuyordu. Kış gününün soğuk yağışı kaç gündür aralıksız yağıyordu. O zaman şemsiyeli, şemsiyesinin altından; evinden çıkamadan oturanlar ise pencereden dışarı bakıp, anlaşılmaz derin düşüncelere batmışlardı. Herkes bu durgun hallerini hava ile izah etmeye çalışıyordu.
Onu kovan daha yeni ergenlik yaşına girmiş bir delikanlıydı.
Genç adam liseyi bitirmiş, başka okula da girememiş, şimdi kaç gündür evde ne yapacağını bilmeden sağa sola çatıyordu. Ne annesi, ne de babası ona belli bir şey diyordu. Babası bazen kahvaltının başında ‘Sen de hayırlısıyla bir işe mişe girseydin…’ der gibi ediyorduysa da annesi ‘Kendin elinden tutup, elin babası gibi iyi bir işe yerleştirsen olmuyor mu?’ diye adamın sözünü daha tam çıkmadan ağzına tıkıyordu. İş hakkındaki sohbet de burada bitiyordu.
Bir gün evlerine şehirde ticaretle uğraşan dayısı geldi. Dayısının küçük dağları ben yarattım der gibi bakışı, kendi halinden fazlaca memnun gülümseyişi, annesine harçlık edersin diye para verişi delikanlının hiç de hoşuna gitmemişti. Annesine gelince "Kardeşim, bunu bir adam et." demiş, dayısının başında pervane olmuştu. Annesi “O helalci babasının buna bir şey öğreteceği de yok, bunu bir işe sokacağı da. Kendisi evle iş arasında mekik dokusa, bir de yok demeyecek kadar aylık getirse tamam." deyip babasını kötüleyince dayısının derinden nefes alıp, gerçekten dertleniyormuş gibi "Aylık almakla aile geçindirmeye kalkışmak... Bu beceriksizlerin aklı.." deyişinden ne kadar nefret etse de sesini çıkaramadı. Dayısında para çoktu. Elini her cebine atışında belki babasının bir aylığını çıkarıyordu. Delikanlı bu paralara bakarken, duyguları büyük bir sarkaç gibi kıskançlıkla imrenme arasında gidip geliyordu.
"Yarın pazara gel. Sebze satıcılarının yanına gelsen ben seni kendim bulurum…"
Ertesi gün delikanlı sebze pazarına geldi. Annesinin "Çocukluk etme, burnunun sümüğünü akıtıp durma, dayın ne yap dese yap." deyişi bir türlü kulağından gitmiyordu. Gözleri ise dayısının acayip arabasını arıyordu. Dayısı onu fazla bekletmedi. Delikanlının selamını dilinin ucuyla gönüllü gönülsüz aldı. Delikanlının, sırtına gereksiz yere bindirilmiş bir yük olduğunu gizlemeye bile çalışmıyordu. Tam tersine bunu ona hissettirmekten lezzet alıyor gibiydi. Delikanlı, o anda sanki adam yerine konulmayan kendisi değil de babasıymış gibi bir duyguya kapılmıştı. Ama madem ki buraya kadar gelmişti, ne yapmalı etmeli dayanmalıydı. Dayısı onu arkasına takıp balıkçıların yanına götürdü. Balık tezgahlarının geleni ta uzaktan karşılayan kokusu delikanlının burnunun direğini kıracaktı neredeyse. Farkında olmadan kaşları çatıldı. İçinden bir ses "İş deyip de ne yapacaksın, işi kurusun… İyisi mi çabucak bir yolunu bulup askere gitmeli…" derken, başka bir ses karşı çıkıyor: "İyi bir aylık verseler, yeni moda güzel bir takım alırım." diye kendi isyan eden gönlünü teselli ediyordu. Balık satanlar dayısını görünce sohbeti bırakıp saygıyla ayağa kalktılar. O ne dese "Baş üstüne efendim"den başka tek söz söylemediler. Dayısı delikanlıyı onlara emanet etti. Sonra da küçümseyen gözlerle delikanlıya bakıp, "Bak, birden yüzümü kara çıkarma!" dedi. Delikanlı, her ne kadar diğer satıcıları taklit edip "Başüstüne efendim." demek istediyse de diline söz geçiremedi. Dayısının da zaten yeğeninin gönlünde kopan fırtınalar umurunda değildi. Dayısı için uçup giden sivrisinek de birdi, yeğen de birdi. O iki yanına sallana sallana yürüyüp dükkandan çıktı gitti. Dükkancılar ta o gidinceye kadar, ‘baş üstüne, buyur’ deyişip, el pençe divan durdular. Gittikten sonra da tamamen önceki hallerine döndüler. Onların hallerini değiştirişlerinin bir odadan bir odaya geçmekten daha zor bir tarafı yoktu. Dükkandakilerin bu haysiyeti onun genç gönlünde nefret uyarıyordu. Ama ne fayda, dayısının cebinden çıkardığı paralar gelip, onun bu duygularını çabucak süpürüyordu. İşin şaşılacak tarafı ise paraların süpürdüğü yer temizlenmiyor, tam tersine ondan sonra delikanlının dünyası boşalıyor, yerine gamsızlık geliyordu.
Satıcıların büyüceği – yoksa onların hepsi de yirmi ile yirmi beş yaş arası gösteriyordu – delikanlıya kıskançlıkla baktı:
"Fazla sinirli görünüyorsun ama alıcılarla sakın ağız dalaşına girme. Ağzından, ‘ağam, paşam’dan başka söz çıkmasın. Eksik çekiyorsun diye sert çıkan olursa bir balık, iki balık fazla atıver. Bize sesini çıkarmayanlardan kalan da yeter. Bir şey olursa biz yanındayız. Hadi gel, terazinin başına geç, dedi. Genç adam satıcılara bir daha baktı ve onlarla satılacak balıklar arasındaki benzerliğe şaşırdı. Onlar da en az buzlu balıklar kadar soğuktular. Vücutlarına da balık kokusu sanki bir daha çıkmamacasına yerleşmişti. Kim bilir, belki duyguları da bu balıklar gibi donup gitmiştir.
Bu arada müşteriler sökün ettiler. Terazinin eksik çektiği gözden kaçar gibi değildi. Bunu alıcıların anlamaması da mümkün değildi. Ama onlar daha beterinden korkar gibi buna seslerini çıkarmıyorlardı. Balığını alan çabucak dükkandan çıkmaktan başka şey düşünmüyordu.
Delikanlı ilk müşterisinin istediği balığı çekmek için eğildi. O anda yanına Korku geldi.
"Sen haramdan korkmuyor musun?"
Delikanlı bu sesle irkilip doğruldu. Etrafta kendisine seslenen kimsecikler yoktu. Uzaktan satıcıların büyükçesi gözetliyordu. Onun da böyle bir şey söylemeyeceği iki kere iki dört mesabesindeydi.
Delikanlı elini tekrar soğuk balıklara uzattı. Eline plastik poşetten eldiven giysen de balığın soğukluğundan, burnuna burnuna vuran sevimsiz kokusundan kurtulman imkansızdı. Yabancı ses tekrar yanında gibi işitildi:
"Ben sana acıyorum. Senin düşüncen harama karşı değil miydi? Ne demeye fena işte cesurluk göstermeye çalışıyorsun?!"
Genç adamım kalbi gümbür gümbür çarpmaya başladı. O arada da uzaktan onları gözetleyen satıcı geldi ve:
"Hadi, çekil, ne diye ekmek yememiş gibi titreyip duruyorsun? Bak benim nasıl çalıştığıma." dedi ve delikanlıyı öte itti. Delikanlı kenara çekildi. Bir süre usta tezgahtarın balıkları teraziye koydu koymadı ‘filan fiyat’ deyişini, iyice alışmış, robotlaşmış çalışma tarzını izledi. Sonra da dışarı çıktı.
"Ben senin haram işlemeyeceğini biliyordum."
Delikanlı bu sesle irkildi. Onun yanında sevimli tebessümüyle ona bakan adam, bizim önceden tanıdığımız onun ise ilk defa gördüğü Korku’ydu.
"Sen kimsin?"
Bu soru Korku’ya çok soruluyor olmalı ki tereddüt etmeden:
"Dostun" dedi. Delikanlı kendini soğuk beton sekiye bırakıverdi.
"Sen polis misin?"
Korku elini gencin omzuna koydu, yanına oturdu:
"Hayır, ben sendeki en iyi duyguların biriyim. Ben Korku’yum. Sen rahat ol beni senden başka kimse görmüyor. Konuşmamızı da işiten yoktur."
Delikanlı bu yabancının sözlerinden hiçbir şey anlamadıysa da ondan bir kötülük gelmeyeceğini hemen aklı kesti.
"Ben seni anlamadım. Ne korkusu? Senin niyetin ne?"
Korku’nun keyfine diyecek yoktu. İşte bugün büyük bir iş başarmıştı. Delikanlının saçlarını karıştırdı, onu kucakladı, önünde dönüp dans etti.
"Sen sade ve temiz bir çocuksun. İnşallah büyüyünce de iyi adam olursun. Belki sana yaşamak biraz zor gelir. O zorluklar da aslında senin menfaatinedir. Ama sen bunu geç anlarsın. Doğru dayının yanına git, bu ticaret işinden hoşlanmadığını söyle, bırak bu yolu."
Dayısının adı anılınca delikanlının gözünün önünde dayısının cebinden çıkan paralar uçuşmaya başladı.
"Olmaz."
"Niçin olmazmış?"
Artık delikanlı için Korku’nun soruları basit ve eski modaydı.
"Elin oğlu öyle dayı bulamıyor. Bu mağazada işe girmeyi kolay bir şey mi sanıyorsun?"
Delikanlının bu sözleri anasının sözleriydi. Dün işi çekingenliğe vurup, "İşe gideceğim de ne olacak…" deyince anası harfi harfine bu sözleri söylemişti. Delikanlı ne ona verecek cevap, ne de sonraki sözlerine karşı yapışacak bir dal bulabilmişti.
"Utanmıyor musun evde yan gelip yatmaya. Babanın kuş gözü kadar aylığı neye yeter sanıyorsun? Akranlarının giyinişini bir gör. Sonra da kendi elbiselerine bak. Senin onlardan neyin eksik. Çalış, kazan, giyin."
Delikanlı annesinin sözlerinden kendince bir mana çıkarmıştı ya, ona işin başka yönlerini anlatmaya şimdilik Korku’nun gücü yetmezdi.
Korku başını eğdi. Delikanlı ise soru üstüne soru yağdırıyordu. Onun her sorusu Korku’ya kurşun gibi değiyordu.
"Ne zamana kadar biz yarı aç yarı tok yaşayacak, bulduğumuzla idare etmeye çalışacağız? Akranlarım pahalı elbiseler giyerken ben onlara ‘Garip karşılamayınız, babamın aylığı az.’ mı diyeyim? Benim akranlarımdan neyim eksik? Sen dostum da olsan, melek de olsan, kalbimin yamaçlarındaki en temiz duygum da olsan, git! Git ve bir daha da gözüme görünme…"
Delikanlı silkinip yerinden kalktı ve balık tezgahlarının arkasında kayboldu. Hızla gelip balık çeken tezgahtarı itti ve onun yerine geçti. Gözünü kaldırmadan balık çekmeye başladı. Her çekişinde, işini çabucak bitirip ‘filan fiyat’ derken onun gözleri buzlu balıklardan da soğuktu. Anlamsızdı. O artık Korku’nun yanı başında durup ağlamakta olduğunu görmüyordu. Doğrusu görmek de istemiyordu.
Korku pazardan ayrıldı. Dışarda yağmur yağıyordu. Korku’nun göz yaşları yağmur olup yeryüzünü ıslatıyordu.
"Beni henüz yüreğine kir bulaşmamış yeni yetme de kovduktan sonra, nereye gideyim?! Ben meyhanelere, batakhanelere… gitmemiştim ki. Ben yeni bıyığı terlemeye başlayan delikanlının yüreğine vardım. Allah'ım beni affet. Ben onun yüreğinde yerleşmeyi bile başaramadım. Ben kovuldum. Ben yenildim. Şimdi o gencin hali nice olur?!"
Yağış gittikçe güçleniyordu. Rüzgarlı bir yağıştı bu. Soğuk damlalar kendilerini sokaktan geçen insanların yüzüne yüzüne vuruyorlardı. Onlar kaşlarını çatıyorlar, yüzlerini geriyorlardı. Delikanlı ise gittikçe daha hızlı çalışıyordu…
Türkçesi: Hüdayi Can
(Önceki Bölüm)
Korku, Murat’ın yanına gelmeden önce de ‘Git, bir daha da dönüp yanıma gelme!’ sözünü işitmişti. O zaman, bayırın tepesine çıkmış, aşağıda görünen şehre bakmış, bakarken de göz yaşlarına söz geçiremeyip ağlamıştı. Bayırı gri bir sis kaplamış, şehre yağmur çiselemişti. Şehrin evleri çatılarını şemsiye edinip yağıştan korunuyordu. Kış gününün soğuk yağışı kaç gündür aralıksız yağıyordu. O zaman şemsiyeli, şemsiyesinin altından; evinden çıkamadan oturanlar ise pencereden dışarı bakıp, anlaşılmaz derin düşüncelere batmışlardı. Herkes bu durgun hallerini hava ile izah etmeye çalışıyordu.
Onu kovan daha yeni ergenlik yaşına girmiş bir delikanlıydı.
Genç adam liseyi bitirmiş, başka okula da girememiş, şimdi kaç gündür evde ne yapacağını bilmeden sağa sola çatıyordu. Ne annesi, ne de babası ona belli bir şey diyordu. Babası bazen kahvaltının başında ‘Sen de hayırlısıyla bir işe mişe girseydin…’ der gibi ediyorduysa da annesi ‘Kendin elinden tutup, elin babası gibi iyi bir işe yerleştirsen olmuyor mu?’ diye adamın sözünü daha tam çıkmadan ağzına tıkıyordu. İş hakkındaki sohbet de burada bitiyordu.
Bir gün evlerine şehirde ticaretle uğraşan dayısı geldi. Dayısının küçük dağları ben yarattım der gibi bakışı, kendi halinden fazlaca memnun gülümseyişi, annesine harçlık edersin diye para verişi delikanlının hiç de hoşuna gitmemişti. Annesine gelince "Kardeşim, bunu bir adam et." demiş, dayısının başında pervane olmuştu. Annesi “O helalci babasının buna bir şey öğreteceği de yok, bunu bir işe sokacağı da. Kendisi evle iş arasında mekik dokusa, bir de yok demeyecek kadar aylık getirse tamam." deyip babasını kötüleyince dayısının derinden nefes alıp, gerçekten dertleniyormuş gibi "Aylık almakla aile geçindirmeye kalkışmak... Bu beceriksizlerin aklı.." deyişinden ne kadar nefret etse de sesini çıkaramadı. Dayısında para çoktu. Elini her cebine atışında belki babasının bir aylığını çıkarıyordu. Delikanlı bu paralara bakarken, duyguları büyük bir sarkaç gibi kıskançlıkla imrenme arasında gidip geliyordu.
"Yarın pazara gel. Sebze satıcılarının yanına gelsen ben seni kendim bulurum…"
Ertesi gün delikanlı sebze pazarına geldi. Annesinin "Çocukluk etme, burnunun sümüğünü akıtıp durma, dayın ne yap dese yap." deyişi bir türlü kulağından gitmiyordu. Gözleri ise dayısının acayip arabasını arıyordu. Dayısı onu fazla bekletmedi. Delikanlının selamını dilinin ucuyla gönüllü gönülsüz aldı. Delikanlının, sırtına gereksiz yere bindirilmiş bir yük olduğunu gizlemeye bile çalışmıyordu. Tam tersine bunu ona hissettirmekten lezzet alıyor gibiydi. Delikanlı, o anda sanki adam yerine konulmayan kendisi değil de babasıymış gibi bir duyguya kapılmıştı. Ama madem ki buraya kadar gelmişti, ne yapmalı etmeli dayanmalıydı. Dayısı onu arkasına takıp balıkçıların yanına götürdü. Balık tezgahlarının geleni ta uzaktan karşılayan kokusu delikanlının burnunun direğini kıracaktı neredeyse. Farkında olmadan kaşları çatıldı. İçinden bir ses "İş deyip de ne yapacaksın, işi kurusun… İyisi mi çabucak bir yolunu bulup askere gitmeli…" derken, başka bir ses karşı çıkıyor: "İyi bir aylık verseler, yeni moda güzel bir takım alırım." diye kendi isyan eden gönlünü teselli ediyordu. Balık satanlar dayısını görünce sohbeti bırakıp saygıyla ayağa kalktılar. O ne dese "Baş üstüne efendim"den başka tek söz söylemediler. Dayısı delikanlıyı onlara emanet etti. Sonra da küçümseyen gözlerle delikanlıya bakıp, "Bak, birden yüzümü kara çıkarma!" dedi. Delikanlı, her ne kadar diğer satıcıları taklit edip "Başüstüne efendim." demek istediyse de diline söz geçiremedi. Dayısının da zaten yeğeninin gönlünde kopan fırtınalar umurunda değildi. Dayısı için uçup giden sivrisinek de birdi, yeğen de birdi. O iki yanına sallana sallana yürüyüp dükkandan çıktı gitti. Dükkancılar ta o gidinceye kadar, ‘baş üstüne, buyur’ deyişip, el pençe divan durdular. Gittikten sonra da tamamen önceki hallerine döndüler. Onların hallerini değiştirişlerinin bir odadan bir odaya geçmekten daha zor bir tarafı yoktu. Dükkandakilerin bu haysiyeti onun genç gönlünde nefret uyarıyordu. Ama ne fayda, dayısının cebinden çıkardığı paralar gelip, onun bu duygularını çabucak süpürüyordu. İşin şaşılacak tarafı ise paraların süpürdüğü yer temizlenmiyor, tam tersine ondan sonra delikanlının dünyası boşalıyor, yerine gamsızlık geliyordu.
Satıcıların büyüceği – yoksa onların hepsi de yirmi ile yirmi beş yaş arası gösteriyordu – delikanlıya kıskançlıkla baktı:
"Fazla sinirli görünüyorsun ama alıcılarla sakın ağız dalaşına girme. Ağzından, ‘ağam, paşam’dan başka söz çıkmasın. Eksik çekiyorsun diye sert çıkan olursa bir balık, iki balık fazla atıver. Bize sesini çıkarmayanlardan kalan da yeter. Bir şey olursa biz yanındayız. Hadi gel, terazinin başına geç, dedi. Genç adam satıcılara bir daha baktı ve onlarla satılacak balıklar arasındaki benzerliğe şaşırdı. Onlar da en az buzlu balıklar kadar soğuktular. Vücutlarına da balık kokusu sanki bir daha çıkmamacasına yerleşmişti. Kim bilir, belki duyguları da bu balıklar gibi donup gitmiştir.
Bu arada müşteriler sökün ettiler. Terazinin eksik çektiği gözden kaçar gibi değildi. Bunu alıcıların anlamaması da mümkün değildi. Ama onlar daha beterinden korkar gibi buna seslerini çıkarmıyorlardı. Balığını alan çabucak dükkandan çıkmaktan başka şey düşünmüyordu.
Delikanlı ilk müşterisinin istediği balığı çekmek için eğildi. O anda yanına Korku geldi.
"Sen haramdan korkmuyor musun?"
Delikanlı bu sesle irkilip doğruldu. Etrafta kendisine seslenen kimsecikler yoktu. Uzaktan satıcıların büyükçesi gözetliyordu. Onun da böyle bir şey söylemeyeceği iki kere iki dört mesabesindeydi.
Delikanlı elini tekrar soğuk balıklara uzattı. Eline plastik poşetten eldiven giysen de balığın soğukluğundan, burnuna burnuna vuran sevimsiz kokusundan kurtulman imkansızdı. Yabancı ses tekrar yanında gibi işitildi:
"Ben sana acıyorum. Senin düşüncen harama karşı değil miydi? Ne demeye fena işte cesurluk göstermeye çalışıyorsun?!"
Genç adamım kalbi gümbür gümbür çarpmaya başladı. O arada da uzaktan onları gözetleyen satıcı geldi ve:
"Hadi, çekil, ne diye ekmek yememiş gibi titreyip duruyorsun? Bak benim nasıl çalıştığıma." dedi ve delikanlıyı öte itti. Delikanlı kenara çekildi. Bir süre usta tezgahtarın balıkları teraziye koydu koymadı ‘filan fiyat’ deyişini, iyice alışmış, robotlaşmış çalışma tarzını izledi. Sonra da dışarı çıktı.
"Ben senin haram işlemeyeceğini biliyordum."
Delikanlı bu sesle irkildi. Onun yanında sevimli tebessümüyle ona bakan adam, bizim önceden tanıdığımız onun ise ilk defa gördüğü Korku’ydu.
"Sen kimsin?"
Bu soru Korku’ya çok soruluyor olmalı ki tereddüt etmeden:
"Dostun" dedi. Delikanlı kendini soğuk beton sekiye bırakıverdi.
"Sen polis misin?"
Korku elini gencin omzuna koydu, yanına oturdu:
"Hayır, ben sendeki en iyi duyguların biriyim. Ben Korku’yum. Sen rahat ol beni senden başka kimse görmüyor. Konuşmamızı da işiten yoktur."
Delikanlı bu yabancının sözlerinden hiçbir şey anlamadıysa da ondan bir kötülük gelmeyeceğini hemen aklı kesti.
"Ben seni anlamadım. Ne korkusu? Senin niyetin ne?"
Korku’nun keyfine diyecek yoktu. İşte bugün büyük bir iş başarmıştı. Delikanlının saçlarını karıştırdı, onu kucakladı, önünde dönüp dans etti.
"Sen sade ve temiz bir çocuksun. İnşallah büyüyünce de iyi adam olursun. Belki sana yaşamak biraz zor gelir. O zorluklar da aslında senin menfaatinedir. Ama sen bunu geç anlarsın. Doğru dayının yanına git, bu ticaret işinden hoşlanmadığını söyle, bırak bu yolu."
Dayısının adı anılınca delikanlının gözünün önünde dayısının cebinden çıkan paralar uçuşmaya başladı.
"Olmaz."
"Niçin olmazmış?"
Artık delikanlı için Korku’nun soruları basit ve eski modaydı.
"Elin oğlu öyle dayı bulamıyor. Bu mağazada işe girmeyi kolay bir şey mi sanıyorsun?"
Delikanlının bu sözleri anasının sözleriydi. Dün işi çekingenliğe vurup, "İşe gideceğim de ne olacak…" deyince anası harfi harfine bu sözleri söylemişti. Delikanlı ne ona verecek cevap, ne de sonraki sözlerine karşı yapışacak bir dal bulabilmişti.
"Utanmıyor musun evde yan gelip yatmaya. Babanın kuş gözü kadar aylığı neye yeter sanıyorsun? Akranlarının giyinişini bir gör. Sonra da kendi elbiselerine bak. Senin onlardan neyin eksik. Çalış, kazan, giyin."
Delikanlı annesinin sözlerinden kendince bir mana çıkarmıştı ya, ona işin başka yönlerini anlatmaya şimdilik Korku’nun gücü yetmezdi.
Korku başını eğdi. Delikanlı ise soru üstüne soru yağdırıyordu. Onun her sorusu Korku’ya kurşun gibi değiyordu.
"Ne zamana kadar biz yarı aç yarı tok yaşayacak, bulduğumuzla idare etmeye çalışacağız? Akranlarım pahalı elbiseler giyerken ben onlara ‘Garip karşılamayınız, babamın aylığı az.’ mı diyeyim? Benim akranlarımdan neyim eksik? Sen dostum da olsan, melek de olsan, kalbimin yamaçlarındaki en temiz duygum da olsan, git! Git ve bir daha da gözüme görünme…"
Delikanlı silkinip yerinden kalktı ve balık tezgahlarının arkasında kayboldu. Hızla gelip balık çeken tezgahtarı itti ve onun yerine geçti. Gözünü kaldırmadan balık çekmeye başladı. Her çekişinde, işini çabucak bitirip ‘filan fiyat’ derken onun gözleri buzlu balıklardan da soğuktu. Anlamsızdı. O artık Korku’nun yanı başında durup ağlamakta olduğunu görmüyordu. Doğrusu görmek de istemiyordu.
Korku pazardan ayrıldı. Dışarda yağmur yağıyordu. Korku’nun göz yaşları yağmur olup yeryüzünü ıslatıyordu.
"Beni henüz yüreğine kir bulaşmamış yeni yetme de kovduktan sonra, nereye gideyim?! Ben meyhanelere, batakhanelere… gitmemiştim ki. Ben yeni bıyığı terlemeye başlayan delikanlının yüreğine vardım. Allah'ım beni affet. Ben onun yüreğinde yerleşmeyi bile başaramadım. Ben kovuldum. Ben yenildim. Şimdi o gencin hali nice olur?!"
Yağış gittikçe güçleniyordu. Rüzgarlı bir yağıştı bu. Soğuk damlalar kendilerini sokaktan geçen insanların yüzüne yüzüne vuruyorlardı. Onlar kaşlarını çatıyorlar, yüzlerini geriyorlardı. Delikanlı ise gittikçe daha hızlı çalışıyordu…
Yorumlar
Yorum Gönder