KİLİT
Ahmet Halmırat
Çeviren: Hüdayi Can
Çeviren: Hüdayi Can
Arkadaşlardan biri şaka olsun diye söylemişti bunu, ama ne
bileyim, sanki bu şakanın gerçeğe benzeyen bir yeri var gibiydi. “Demir
parmaklıklı kapının arkasında oturursun. Kapıda da kelle kadar kilit… Biraz
üstünün başının, oturduğun yerin temiz olduğunu da hesaba katmazsan. Düpedüz
hapishane bu... ne farkı var?!”
Ömür boyu bir kerecik olsun “Ben kimim? Ben ne yapıyorum
böyle?” diye düşünmemiş adam, durup dururken düşünmeyi denedi. Olmadı...
“Çayım, yemeğim önümde. Beni rahatsız eden yok. Ayrıca hapiste olmak bir tarafa
eğer hapishaneye düşenlerin patronu olayım desem onu da olabilirim. Bana
güvenip de silah emanet etmişler, tutmuşlar, koskoca bankayı emanet etmişler
yahu, böyleyken nesi hapishaneymiş bunun...” Banka bekçisinin, polis çavuşunun
düşüncesi – yani ki iğdiş beygiri- bundan öte gidemedi. Birden bire ani bir
frenle durdu. Durdu ve durduğu yerde kalakaldı...
Yerinden kalktı ve gözenekli parmaklıkla kaplanmış kapıyı
silkeledi: “Nesi hapishaneymiş...” aklının ta ötelerinden, göz yetmeyen derinliklerinden
biri ona “Nesi hapishane değilmiş...” diye bağırdı, lakin o, bu sesi ya hiç duymadı
ya da duymazlıktan geldi.
Gözünün önünde yine yolun ortasında uyuklamakta olan iğdiş
doru beygir... Hadi, ne diye böyle yapıyorsun hep desene... Yedi yolun üstünde.
Kendinin o her zamanki değişmez haliyle ağzını açıp kalmış olduğunu
unutmuştu...
Akşamüstü bu yer daha bir can sıkıcı oluyor. Yassı kalpağını
bir ot yığını gibi kabartıp Sadi Ağa gelmez mi acaba? Hem de gariban eşeğinin
arkasında onunla beraber tin tin edip gelmeli. Bir ayağı çukurda ihtiyar şu
karşıdaki ağaçların yere düşen yapraklarını topluyor ya. Hiç yapraktan da mala
ot mu olur desene.
Bu arada eşekli baba göründü. Parmaklığın arkasında duran, semizliğinden
elbisesine zor sığmış kara adam gözlerini belertip söylendi. “Geliyor işte.
Gelmez olasıca...”
Dediklerine bakılırsa bu ihtiyarın dört beş tane iyisinden yerli
tohum koyunu varmış avlusunda. Kendisi bakıyor, semirtiyor olmalı. Oğluma
kızıma yük olmayayım, cenaze masraflarımı karşılar, gelenlere aş olur diyesiymiş.
Ne zamandır, kendi kendine yapraktan da ot mu olur diye
söylenen bekçinin şimdi içinden kan geçiyor: “Vay anasına... Dürüp dürüp
tıkıyor yav.”
- Sadi amca, kışın
havasızlıktan çürümez mi bunlar?
-
Çürümez,
beyim, çürümez!
-
Hay,
çürüyemeyesice...
-
Heh?
-
Böylece
döküveriyorsun önlerine öyle mi?
-
Samana
karıyorum.
-
Ya?...
-
Evet,
beyim...
-
Yiyor
mu?!
-
Yemez
mi?! Hem de ne biçim.
Sanki daha önce hiç tatmadığı güzel
bir şey yeniliyormuş da kendisine yedirilmiyormuş, hatta tadına bakmasına bile
izin verilmiyormuş gibi bir duyguya kapıldı.
O küt kuyruklu kara eşeğin yine
anırmaya başlayacağını anladı ve daracık iç odaya yuvarlandı gitti. Yarı uykulu
yarı düşünceli, gecelerini geçirdiği eski divanının üstünde oturdu ve iki
kulağını birden parmaklarıyla sıkıca kapadı, ama ne yapsa faydası yok... Bu ses
öküzün boynuzuna da girse işitilecek sanki. Kara eşek bütün gücüyle onun adını
ağzına dolayıp bağırıyor... “A-a-a.. Kka- kış! Ka-hh-akış! Kaakış!..”
“Eşek anırınca bazen itler de uluyu uluyuvermiyor mu? ..
Ulumaz mısın böyle içini yaksa. Keskin ses kulağını ağrıtıyor filan diyorlar.
Kulağı ağrımıyor da içi yanıyordur, sinirleri bozuluyordur .”
Vaktinde dışarı çıkmadı.
İkindi vakitlerinin şaşmaz misafiri bu sefer de için yansın
der gibi tüm ciddiyetiyle vedalaştı:
- Madem öyle sağlıcakla kal beyim. Hadi ben gidiyorum.
- Olur, sen de güle güle git Sadi amca...
Tıklım tıklım yaprak dolu çuvalları eşeğine yükleyip, tıkır
mıkır gitmekte olan kocanın arkasından baktı, kendi ilençleriyle baş başa kaldı:
“Sağ salim git! Bacının da bir...”
Her zamanki rutin hareketleriyle o hiçbir zaman gerçek
anlamıyla kullanmayacağı şeyi, tabancasını, el yordamıyla okşayıp, kontrol
ediyormuş gibi yapıp bundan da sıkılınca tekrar yerine koydu... “Ney-neney,
ney-neney” diye herhangi bir yeni moda şarkıyı mırıldanmak istedi ama...
olmadı... ne ritmini bulabildi, ne sözlerini bildi: “Aynabat, Aynabat, yaktın
beni Aynabat. Söylesene Aynabat, adın neydi?!”
En sonunda yine kendini birazcık olsun mutlu edecek en son
sığınağına attı. “Yarın, bilemedin yarından sonra maaş...” Sanki şerbet
içiyormuş gibi kirli fincanındaki ılık çayını höpürdetti: “Ne varmış, oturduğun
yerden iki yüz elli sekiz manatı kanırıp alıp durmakta. Eli dosyalı boynu
kravatlı amir memurlar da alsa alsa bu kadar alıyordur. Aylık olmadıktan sonra
diploma dediğin ne işe yarar ki zaten. Bundan başka da üst baş, papuç. Bunlar
da para demek sonuçta. Üstelik oturduğun yerden kımıldaman bile gerekmiyor.”
Burnunun rengi kaçmış, derisi yüzülmüş, belki de ilk verildiği günden beri
düzenli boyayla tanışmak hiç nasip olmamış kırmızımsı ayakkabısına göz
gezdirince yüzü acıyla kırıştı. Yoksa aslında o taraflarına boya da sürüp
bakmıştı ama... yemedi... ökçesi de yenmiş, bir tarafa doğru yatmış. Yenisini
vermezler mi acaba?!
Birden farkında olmadan gönlünde bir
kalkınış hissetti... Fakat geçen akşamı da boş geçirmişti işte. Aslında akşamın
ilk saatlerinde bir çeşit keyfi yerinde gibiydi de... Bu hayalinden vazgeçip
yatacağı zaman başını kızıl eşarpla sıkıca bağladı: “Başım patlayacak gibi...
Yatsam uyuyamaz mıyım acaba?” dedi.
- Öyle desene... Sağ salim başını yastığa koyabilirsen
tamamdır, değil mi? O anda horultun yeri sarsmaya başlar.
- Aman be, yine kafa
ütülemeye başlama.
- Artık yat, bıkmıyor musun? Her iki günün birinde de bu
yıkılasıcadasın sen. Ömrünün tamı tamına yarısı orada geçiyor, hiç bunu akıl
edebiliyor musun?
... Kakış karısının akşam söyledikleri hakkında düşünmek
istedi ama yine olmadı. “İki günün biri burada. Ömrünün yarısı burada.
Burada... Eee? Nerede olursa olsun?! Burada olmasa başka yerde olurdu. Ne fark
eder ki?! Ahmak işte canım, saçı uzun aklı kısa. Aklından zoru olmalı...”
Tembel eşek yine buraya kadar geldi de dikili kazığa döndü.
O gece uykusu tutmadı. Gece yarısı konserinden sonra
radyosunu da kapattı. Sonra ne ile meşgul olacağını çok düşündü. Ama sonunda
bir sigara yakmaktan başka yapabilecek şey bulamadı. Radyoyu açsa da olurdu ama
çekindi. “Komiserin söylediği de doğru. Biz devlet memuruyuz, hem de emniyet
mensubu. ‘Gürgeni’ filan asla dinleyemeyiz...” O sağa sola gitti geldi, gitti
geldi de yine radyosunu açtı. Orta dalgaya geçirip ibreyi yavaş yavaş
kaydırmaya başladı. Radyonun cuğur cuğur, guk guğu artmaya başlayınca birden
irkilip şarkadak kapattı. “Cehenneme gitsin len bu meret. Ya birden geçen defa
olduğu gibi ‘Amerika’nın sesi’ni çekerse ne yapacağım...”
***
Bu sefer Sadi amca üç çuval almış gelmiş. Kuyruğu küt kara
eşek yine âlemi yankısıyla doldurup bağırdı. “Ka-akış! Ka-akış?!”
- Üçünü de yükleyecek misin Sadi Ağa?!
- Üç dediğin ne ki, beyim...
Nedendir bilinmez, ihtiyar bir dahaki sefere dört çuval
getirir diye endişe etti.
- Evet, evet... Üç de az sayılmaz. Olabilir...
- He ya. Zaten eski günlerdeki güç kuvvet de kalmamış, hani
nerede o zamanki yiğit?
Birden gereğinden fazlasını hissedeceği mi tuttu, yoksa demir
parmaklıklı kapıdaki kilidi okşayıp dururken aklı ona mı kaydı ya da ne bileyim
karısının geçen akşam “Sen de bir, kapıdan asılan kilit de...” dediği mi aklına
düştü, hâsılı her nedense; Kakış, kara kocanın sözüne manasız bir cevapla
karşılık verdi:
- Kilit var. Kilit olmalı da... İşte kilit!
Kirlenmiş, boyasını cilasını kaybetmiş o eski kilidi
şakırdattı.
- İşte kilit!
- Kilit demiyorum yahu yiğit diyorum...
Bu gece onun aklı fikri kilitteydi. Yudumladığı çay da
boğazından geçince gırtlağında kaynayıp “lıkırt” diyerek öte tarafa geçti.
Her ne hikmetse demir parmaklıklı kapının iç yüzünden kendi
üstüne kilit vuruyordu. Bir kilitledikten sonra da kapıyı ona kimse
açtıramazdı. Ertesi günkü nöbetçi gelinceye kadar kapı açılmaz, rahat olayım.
Fakat amiri gelip aç derse bir ihtimal iş değişebilir... Amir dediğin amirdir
nihayetinde.
Demir parmaklıkta asılı duran eski devrin kocaman kale
kapılarının kilidi gibi ağır kilidini iyice bir inceledi. Beli boğuk, yukarısı
küçük... “Bir taraftan adama benzemiyor da değil bu yahu...” Bir bakıma bu
kilide benzettiği gövdesini inceledi, sonra da papağını çıkarıp, yassı ensesini
sıvazladı. Asılı duran kilide bakarak gülümsedi ve göz kırptı. “...Hadi ya,
işler nasıl, Kakış kilit... Heh-heh-heh-he-ey”
Sadi amca da kendisine yeni bir mera bulmuş sanırım. İki üç
defadır pek ortalıklarda görünmüyor arka yüzdeki bağda değilse... O düşünürken
onun bu fikrini tam manasıyla tasdik eden tanıdık ses işitildi: “A-a-a-kk...
Kaakış!”. Kakış okkalı bir küfür savurdu ve soluğu iç odada aldı. Sonra da ta
karanlık iyice çökünceye kadar dışarı odaya, esas girişe çıkmadı.
***
... Işığı yakıp, hantal ağır koltuğu alıp geldi de o yine her
zaman oturduğu yere, demir parmaklıklı kapının önüne bir güzel yerleşti. Önce
kilidi sıvazladı: “Hadi ulan, Kakış kilit...”. sonra dışarıyı izlemeye başladı.
Her zamanki manzara... Ta orada Kürt Abbas’ın ayakkabı tamirhanesinin yanında
iki enik bir biriyle oynaşıyor. Onun uyuz eşeği yani ki fikri bu köpeklere
bakarken yavaş yavaş kımıldamaya başladı... “Köpekler de varmış hesapta demek.
Onlar da bekçi. Hatta dünkü toplantıda başka mesele yokmuş gibi köpeklerin
hakkını kendilerine geri vermek gerektiği konuşuldu... Bak şu dünyanın işine!”
Dün gerçekten de merkezde ilginç bir toplantı olmuştu.
Yukardan gelen müfettişler işte epey eksiklik bulmuşlar. Başka meselelerin
cehenneme kadar yolu var. Onları kim anlarsa anlasın ama köpeklerin hakkını
kendilerine geri vermek lazım diye bir karara geldiler ki Kakış işte bunu bir
türlü anlayamadı. Köpeklere, söylesene bir, haklarını nasıl geri vereceksin...
Yönetmeliğe göre her iş dönemi iki çuval kara unu bekçilerin köpeklerine vermek
gerekmiş. Herhalde bu undan bekçilerin köpeklere ekmek pişirip vermeleri filan
gerekiyordur... Onu da amir kendi evine götürmüşmüş. Malların samanına karmış
olmalı. Bak sen! Koskoca amire “Sen köpeğin hakkını yemişsin. Köpeğin
ağzındakini almışsın.” dediler ya. Binbaşı da olsa başını eğmiş sesini
çıkaramadan duruyordu. Zavallı “Bir yanlışlık olmuş, bu seferlik affedin.” dedi.
Uyuz eşek yine ne bir adım ileri, ne bir adım geri heykel
gibi yerinde dondu kaldı. Onun bundan ileri gidemeyeceği belliydi. “Daha ne
desin gariban... İşte yukardan gelenler adamı böyle dondururlar.”
O oynaşan köpeklere baktı ve yine akıl yürütmeyi denedi.
Hayalinde tembel bineğini kamçıladı. “Köpeklerin şeyinde sanki. Gör şu
kerataları. İşte, bir tuttular bunlar için amirin kalbini kırdılar. Köpeğin
bile hakkı mı var yani şimdi? Şimdi o unları köpeklere... Yok, madem öyle, ne
diye bekçilere un vermiyorlar acaba? Yoksa it kadar da haysiyetimiz yok mu
bunların yanında?
Sonra birden büyük bir şey keşfetmiş gibi gülümsedi: “A...
a...a. peki iki yüz elli sekiz manata ne demeli?! Köpeklere aylık vermiyorlar
ya. A-a-a... Kadrolu eleman değiller ya onlar.
Köpeklerin oyunu kabalaştı. Hafiften hırlaştılar. Sonra da
kuyrukları yakışıksız şekilde kalın, acayip sarkık kulaklı eniklerin her biri
bir tarafa tin tin gitti. Kakış’ın da birden nereye olursa olsun bir yerlere
başını alıp gidesi geldi, fakat o bu sefer de sadece kilidi sıvamakla yetindi.
“Nasıl gidecek? Nereye gidecek? Gitmek mümkün mü?” Onun fikri, hayali, uyuz
eşeği tekrar köpeklerin arkasına takılıp gidiverecek gibiydi: “Köpekler bak,
canları nereye gitmek isterse gidebilirler. Onlar da bekçi ya da bekçinin
yardımcısı hâlbuki.”
...Gece yarısı hava bulutlanıp yağmur çiselemeye başladı.
Kakış ömür boyu kendisine yabancı olan, unutulup gitmiş duygularla hemhal
şimdi. Hiç böyle de bir iş olur mu sanıyorsun. Evine dönmek istedi. “Çocukların
arasında yatsan... Oğulnabat da bir sağa, bir sola dönüyor, bir türlü
uyuyamıyordur şu sıralar...”
... Tan vakti garip bir düş gördü, irkilip uyandı. Meğer
attan değil de divandan düşmüşmüş... Düşünde yanına kişneye kişneye bir kır at
gelmişti. Gitsem mi gitmesem mi diye ayak sürüyen tembel beygirinden o kır atın
üstüne kendini öyle bir fırlattı ki, birden paldır küldür yere düşüverdi. Kır
atı sorarsanız haykıra kişneye ufukta kayboldu gitti.
O gün, gün boyu başı dumanlıydı. Sonunda zar zor aklına
geldi. Küçücük bir çocukken de bir defasında böyle bir düş görmüştü. O zaman
kır at uzaktan bir uzayıp bir kısalıp, serap gibi, uçarak geçip gitmişti.
Dedesine anlatınca, o, çok görmüş çileli adam: “Düşte at, baht, devlet, murat
demektir yavrum.” demişti. O gün bu gündür o at onun düşüne hiç girmemişti... işte,
sonunda, bugün...
Şimdi onun kilide iyice tepesi attı. Nöbetçiliğinde ilk kez
tabancasının emniyetini açıp kilide seslendi: “Seni ne yapayım ha Kakış
kilit!”.
Ama birden kilitte kendi şeklini görüp ürperdi: “Olmaz.”
... Akşam yine onun düşüne kır at girmişti işte. Ve o tekrar
atın üstüne diye atlayınca, paldır küldür yere düşmüştü...
***
Bu sırlı rüya daha sonra da birkaç defa tekrarladı. Koca
gövdeli çavuş sonunda bıktı. Zavallılaştı. “Attan düştüğü” yerde otururken
kendi kendine konuşuyordu: “Sen geç geldin kır at! Hem de öyle bir geç geldin
ki... Şimdi artık ben bitmişim, yularım kendi elimde değil. Başaramıyorum. Sen
artık gelme, beni rahatsız etme... Beni kendi halime bırak. Ben şimdi yirmi iki
yıldır buradayım. Emekliliğime de az kaldı. Şöyle bir üç yıl daha sabretsem.
Sen artık gelme. Ben bundan sonra hiçbir zaman senin üstüne binip, dörtnala
çıkıp gidemem. Kır at... Kır at! Kır atım ah... Beyaz atım ah...”
Ömrünü bu sıkıcı, bu dertli işe sarf eden adamı siz
bağışlayın, insanlar... Belki, tersine, kendi kendini müebbet hapisten sevimli
olmayan bu işe mahkûm etmiş bu adamdan siz özür dilemelisiniz insanlar...
Bilemiyorum artık o kadarını... Ama sonunda olacağı oldu.
Kışın can sıkıcı yağışlı günlerinden bir gün bankanın önüne
sanki herkes toplanmıştı. Kalpağını kuru ot yığını gibi başının üstünde taşıyan
haliyle önünde eşeği Sadi amca da bir yerlerden çıktı geldi. Gübre çuvalından
diktiği yeni heybesinden odunlar çıkmakta mertek gibi, mertek gibi... Anırmak
isteyen eşeğinin kulağına elindeki yaş çubukla durmadan vuruyor. Küt kuyruklu
kara eşek hıçkırıyor, onu kendi işinden başını kaldıramaz hale koyuyordu. Onun
“Ne haber var burada?” sorusuna cevap veren biri de çıkmadı. Kapıyı nöbetçi
polisler bir türlü açamıyorlardı. Nasıl açsınlar... Nasıl açabilirler ki?..
Demir parmaklıklı kapının iç tarafında adama benzeyen kilit,
iç odada da duvarın köşesine çakılan kalın demir kazıkta kilide benzeyen adam
asılmışlar öylece duruyorlar... Eyyy. Tövbe! Tövbe! Tövbe!..
Kasım, 1990
Yorumlar
Yorum Gönder