Korkunun Renkleri 7

Hıdır Amangeldi
Türkçesi: Hüdayi Can

(Önceki Bölüm)

Her yer öyle muhteşemdi ki. Erken gelen baharın havası ruha gıda, cana şifa veriyordu. Koyunlar durdukları yerde doyuyordu. Şu anda bu güzel manzarayı seyreden adama iki üç ay sonra yakıcı yaz sıcağının geleceğini, bu bayırın yüzünü sapsarı edeceğini söylesen inanamazdı. On on iki yaşlarındaki Murat'a ve arkadaşlarına gelince, böyle fikirler akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Onlar için dün de yoktu, yarın da. Onlar sadece içinde bulundukları günü, içinde bulundukları anı yaşıyorlardı. İster yaz olsun ister bahar. Onlar için pek bir şey değişmezdi. Onlar yazın da, kışın da, baharın da, güzün de güzelliklerini görebiliyorlar; ayrı ayrı hepsinin tadını çıkarabiliyorlardı. Onlar çocuktu çünkü…
Şimdi de onların bütün derdi aşıklarıydı. İçlerinden en büyüğü olan Mommak’la en iyi oynayan Murat diğer arkadaşlarını ütmüşlerdi. Artık oyun ikisi arasında devam ediyordu. Murat solak da olsa iyi oynuyordu. Mommak’ı yenmek üzereydi. Mommak ise hırsından ne yapacağını bilemiyordu. Küçük bir bahane bulsa hemen kavga çıkaracaktı ama, doğrusu bahane de bulamıyordu. Aksi gibi öteki çocuklar da Murat’ı tutuyorlardı.
Mommak'ın aşığı kör kuyunun yanına geldi, durdu. Murat dikkatle nişan alıp sadece atışlarda kullandığı ağırlaştırılmış ve boyanmış kemiğini attı. Murat'ın attığı aşık kemiği o hızla gelip Mommak’ınkine değdi. Kemik susuz kuyunun dibine fırlayıp gitti. Murat'ınki ise dışarda kaldı. Al sana bahane. Mommak, Murat’ın yakasına yapıştı.
"Ya benim aşığımı çıkarırsın, ya da bütün aşıklarını verirsin."
Kemik çıkarılacak yerde değildi. “Cinli kuyu” dedikleri bu kuyunun derinliği beş altı metre vardı. Üstelik ihtiyarlar "37 yılında bolşevikler köylüleri kurşuna dizerken bu kuyunun başında vurur, sonra cesedini kuyuya yuvarlarmış." diye çocuklarda kuyunun yanına varacak kadar olsun cesaret bırakmamışlardı. Oyun iyice kızışmamış olsa kemiği çıkarmak bir tarafa, çocuklar o kuyunun yakınından geçmeye bile cesaret edemezlerdi. Ama Mommak Murat’ı bir türlü bırakmıyordu. Alabildiğine kuyuya doğru çekiyordu. En sonunda Murat Mommak’ın güçlü ellerinden kurtuldu. Aşıklarını da bir yana fırlatıp kaçmaya başladı. Onun kaçışı çocukların hoşuna gitmemişti. Arkasından güçleri yettiğince “Korkak! Korkak!”diye bağırıyorlardı. Murat o hızla kaçarken bir taşa takıldı ve yere kapaklandı. Gözlerinden dolu tanesi gibi yaş dökülüyordu. Ama düşüp canını acıttığı için mi ağlıyor, yoksa korkak adını alması gücüne gittiğinden dolayı mı ağlıyor anlamak imkansızdı. O bu hadiseden sonra tamamen değişti. Eski alçak gönüllü, şakacı Murat’tan nam nişan kalmadı. Sanki birden bire büyümüştü. Murat çocuklukla vedalaşırken adının yanına “Korkak” adı eklenmişti.
O sonradan da bir defa bu sefer tek başına “Ölsem de bu kuyuya girerim.”diye kuyunun başına kadar gitmişti. Öğle vaktiydi. Herkes koyununu sürüp dönmüştü. Çevrede in cin yoktu. Murat yavaş yavaş sürünerek kuyunun ağzına kadar geldi. Kuyunun ağzı daralıyor, dibi aşağıda belli belirsiz görünüyordu.
Kuyunun kenarında oturan küçük Murat büyülenmiş gibiydi. Kuyunun karanlık ağzından bir türlü gözlerini ayıramıyordu. Onun şu an tek isteği “korkak” adıyla yaşamaktansa kendine “cesur” dedirtip ölmekti. Hatta annesinin cesedinin başında ağıt yakışına varıncaya kadar olacakları gözünün önünde canlandırıyordu. Nedense annesinin bu hali onun hoşuna gidiyordu. Akranları da, Mommak da içlerinde olduğu halde: “O cesurmuş, bizim hepimizden daha cesurmuş.” diyorlardı. Ama dedesine gelince onun bu yaptığından hoşlanmayacaktı. Dedesinin hareketini kabul etmeyeceği düşüncesi biraz engel olsa da Murat kuyuya baktıkça git gide iradesini yitiriyordu. Gencecik alnından bulgur bulgur ter damlalarıyuvarlanıyordu. Yavaş yavaş kuyuya doğru sürünüyordu. “Cinli kuyu” baykuşun avını büyüleyip kendine çekişi gibi onu yavaş yavaş kendine çekiyor sanırdınız. Annesiyle ihtiyar dedesi ise arkasından ellerini uzatıp onu durdurmaya çalışıyor gibiydiler. Ama onların hiçbir şeye güçleri yetmiyordu. Kuyunun kobra ağzı gibi kocaman açılmış karanlık ağzı gittikçe yaklaşıyordu.
O anda Murat birden başını kaldırdı. Kuyunun karşı tarafında daha önce hiç görmediği bir adam ona gülümsüyor, şefkatle bakıyordu. Murat beklemediği anda birden bire karşısına çıkan bu adamı kuyunun cini sandı. Hemen gerisin geriye sürünmeye başladı. Sonra da kalktı, arkasına bakmadan kaçtı…
Murat kendine “cesur” dedirtip ölmek bir tarafa korkaklığını kendi kendine ispat etmişti. Bu olaydan sonra bir hafta başını yastıktan kaldırmadan ateşler içinde yattı. Kuyunun karşısında gördüğü adam, kurşuna dizilen adamlar, cesetleri kuyuya iten kızıl komutanın çizmesinin parıltısı, uzun süre Murat'ın düşüne girdi. Bir çok defa rüyasında kuyuya düştü, bu bitmez tükenmez kabuslardan bağırarak uyandı. İhtiyar dedesiyle annesi gece gündüz onun baş ucundan ayrılmadılar. Cin çarpmış diye ona muska hamayıl yazdırdılar. Okuttular. Murat o muskaları uzun yıllar boynunda taşıdı…
Ondan sonra Murat'ın nefret ettiği şey, korkaklık, korkak çocuklar oldu. Aynı şekilde, cesur çocuklara imreniyor, onlardan hoşlanıyordu. Bilerek sudan bir bahane bulup Mommak'la kavga etti. Dayak yedi. Tekrar kavga etti. Yine dayak yedi. Mommak onun dengi değildi. Güçlüydü. Buna rağmen Murat inatla dövüşüyordu. Sonunda Mommak çareyi ondan kaçmakta buldu. Artık kimse Murat'a korkak diyemiyordu. Ama o kendi korkaklığını, korkak olduğunu biliyordu. O, kör kuyudan korkuyordu. Murat büyüdükçe onun içindeki “kör kuyu” da büyüyordu.

(Devam edecek.)

Yorumlar

Popüler Yayınlar