Korkunun Renkleri 10
Hıdır Amangeldi
Çeviren: Hüdayi Can
(Önceki Bölüm)
Korku Murat'ın gözlerinden akan yaşa, sesini çıkarmadan sabırla ve dikkatle bakıyordu. Murat gözlerini ayırmadan uzun uzun laciverde çalan gökyüzüne baktı. Ağıda benzemeye başlayan sesiyle yavaşça konuşuyordu:
"Git. Sen benden uzaklaşabiliyorsan git. Sen adamı halas etmiyorsun, maskara ediyorsun. Senin yüzünden, kendi korkaklığım yüzünden kaç defa etmeyeceğimi ettim, söylemeyeceğimi söyledim. Konuşmak gereken yerde dişimi sıkıp kendime rağmen yalakalık ettim. Senin yüzünden Arzugül’ü kaybetmem bile fazlasıyla yetiyor. Git!"
Korku sesini çıkarmadan elindeki küçük çubukla yere anlamsız şekiller çiziyordu. Etrafta ot çöp yoktu. Boş ve ıssız bozkırdı. Arada bir rüzgar estikçe başını eğen gevenler görünüyordu.
Murat ise aynı şekilde Korku'yu suçlamaya devam ediyordu:
"Sen beni bazen çocuklarımı kullanarak, bazen bu çürük dünyanın gelip geçici zevklerini kullanarak, bazen de zayıflığımı kullanarak yendin. Tamam, pes ediyorum. Ben yenildim. Ama artık beni kendi halime bırak. O beş altı metrelik susuz kuyu benim için artık dipsiz gayyaya döndü. Git, kuyunun yanında aşık oynayan bugünün çocuklarının yanına git. Onları ‘halas et’. ‘Korkak derlerse desinler, korkak olursam olayım, yeter ki ölmeyeyim.’ demeyi öğret. Şu anda seni öldürebileceğimi bilseydim öldürürdüm. Ama ondan da korkuyorum."
Korku lal kesilmişti. Kurak toprakta biten karış boyu gevenin bir dalını eline almış azimle, bıkmadan usanmadan tek tek dikenlerini temizliyordu. Ama Murat'ın sözü öyle pek biteceğe benzemiyordu.
"Ecel gelse, insan, tam şu anda gelecek değildir, inşallah ölmem kurtulurum ümidiyle kendini aldatıp teselli edebilir. Fakat yüreğine korku gelince hiç kaçacak yer, aldanacak bahane bırakmıyor. Sen geldiğin zaman yer göğe, gök yere dönüyor. Her şey tepetaklak oluyor. Sen insanı maymun gibi oynatıyor, yılan gibi süründürüyorsun. Ant içiriyor, ağı yalatıyorsun."
Korku'nun cevap vermeden oturuşu Murat'ta “Bu yaptıkları için özür dilemeye gelmiş olmasın.” fikrini uyardı.
Beyninde yıldırım gibi “Ben bununla boşu boşuna konuşuyor, adam yerine koyuyormuşum. Bunun gibisinin yüzüne tükürmeli, sonra da kalkıp gitmeli imiş." fikri çaktı.
Yıllardan beri içini yakan yangınların dumanını koyuveriyor gibi kötü bir sesle güldü:
"Korkum sen isen, kendim de senden düzgün değilimdir. Senin yüzüne tükürmek, benim için kendi yüzüme tükürmek değil midir? Kim nasılsa korkusu da öyledir şüphesiz."
Sen bu suçlu yüzün, süt dökmüş kedi gibi bakışınla beni aldatamazsın. Ben senin gerçekte nasıl korkunç olduğunu avucumun içi gibi biliyorum.
Senin yüzünden değil mi ki; insanlar yüreklerindekileri boğuyorlar; vatanlarını, dostlarını satıyorlar? Önceki devirde belki işimden olurum diye annesinin cenazesine gidemeyenlerin günahı senin boynuna değil mi?"
Korku sesini çıkarmıyordu. Murat'ın öfkesiyse git gide daha fazla coşuyor, dalgaları tükürük parçaları halinde sağa sola savruluyordu.
Hadi, ne yüzle utanmadan yanıma gelebildin? O zaman kuyuya girmiş olsaydım ne yapar eder çıkardım. Daha da olmadı arkadaşlarım gidip büyükleri çağırırlardı. Fakat “korkak” adını almazdım. Ömrümü kuyunun içinde gibi geçirmezdim.
Ben eskiden bu dünyada en korkunç şeyin ölüm olduğunu sanırdım…
(Devam edecek.)
Çeviren: Hüdayi Can
(Önceki Bölüm)
Korku Murat'ın gözlerinden akan yaşa, sesini çıkarmadan sabırla ve dikkatle bakıyordu. Murat gözlerini ayırmadan uzun uzun laciverde çalan gökyüzüne baktı. Ağıda benzemeye başlayan sesiyle yavaşça konuşuyordu:
"Git. Sen benden uzaklaşabiliyorsan git. Sen adamı halas etmiyorsun, maskara ediyorsun. Senin yüzünden, kendi korkaklığım yüzünden kaç defa etmeyeceğimi ettim, söylemeyeceğimi söyledim. Konuşmak gereken yerde dişimi sıkıp kendime rağmen yalakalık ettim. Senin yüzünden Arzugül’ü kaybetmem bile fazlasıyla yetiyor. Git!"
Korku sesini çıkarmadan elindeki küçük çubukla yere anlamsız şekiller çiziyordu. Etrafta ot çöp yoktu. Boş ve ıssız bozkırdı. Arada bir rüzgar estikçe başını eğen gevenler görünüyordu.
Murat ise aynı şekilde Korku'yu suçlamaya devam ediyordu:
"Sen beni bazen çocuklarımı kullanarak, bazen bu çürük dünyanın gelip geçici zevklerini kullanarak, bazen de zayıflığımı kullanarak yendin. Tamam, pes ediyorum. Ben yenildim. Ama artık beni kendi halime bırak. O beş altı metrelik susuz kuyu benim için artık dipsiz gayyaya döndü. Git, kuyunun yanında aşık oynayan bugünün çocuklarının yanına git. Onları ‘halas et’. ‘Korkak derlerse desinler, korkak olursam olayım, yeter ki ölmeyeyim.’ demeyi öğret. Şu anda seni öldürebileceğimi bilseydim öldürürdüm. Ama ondan da korkuyorum."
Korku lal kesilmişti. Kurak toprakta biten karış boyu gevenin bir dalını eline almış azimle, bıkmadan usanmadan tek tek dikenlerini temizliyordu. Ama Murat'ın sözü öyle pek biteceğe benzemiyordu.
"Ecel gelse, insan, tam şu anda gelecek değildir, inşallah ölmem kurtulurum ümidiyle kendini aldatıp teselli edebilir. Fakat yüreğine korku gelince hiç kaçacak yer, aldanacak bahane bırakmıyor. Sen geldiğin zaman yer göğe, gök yere dönüyor. Her şey tepetaklak oluyor. Sen insanı maymun gibi oynatıyor, yılan gibi süründürüyorsun. Ant içiriyor, ağı yalatıyorsun."
Korku'nun cevap vermeden oturuşu Murat'ta “Bu yaptıkları için özür dilemeye gelmiş olmasın.” fikrini uyardı.
Beyninde yıldırım gibi “Ben bununla boşu boşuna konuşuyor, adam yerine koyuyormuşum. Bunun gibisinin yüzüne tükürmeli, sonra da kalkıp gitmeli imiş." fikri çaktı.
Yıllardan beri içini yakan yangınların dumanını koyuveriyor gibi kötü bir sesle güldü:
"Korkum sen isen, kendim de senden düzgün değilimdir. Senin yüzüne tükürmek, benim için kendi yüzüme tükürmek değil midir? Kim nasılsa korkusu da öyledir şüphesiz."
Sen bu suçlu yüzün, süt dökmüş kedi gibi bakışınla beni aldatamazsın. Ben senin gerçekte nasıl korkunç olduğunu avucumun içi gibi biliyorum.
Senin yüzünden değil mi ki; insanlar yüreklerindekileri boğuyorlar; vatanlarını, dostlarını satıyorlar? Önceki devirde belki işimden olurum diye annesinin cenazesine gidemeyenlerin günahı senin boynuna değil mi?"
Korku sesini çıkarmıyordu. Murat'ın öfkesiyse git gide daha fazla coşuyor, dalgaları tükürük parçaları halinde sağa sola savruluyordu.
Hadi, ne yüzle utanmadan yanıma gelebildin? O zaman kuyuya girmiş olsaydım ne yapar eder çıkardım. Daha da olmadı arkadaşlarım gidip büyükleri çağırırlardı. Fakat “korkak” adını almazdım. Ömrümü kuyunun içinde gibi geçirmezdim.
Ben eskiden bu dünyada en korkunç şeyin ölüm olduğunu sanırdım…
(Devam edecek.)
Yorumlar
Yorum Gönder