“SEN DE ÇOCUK, BEN DE ÇOCUK” / Hudayberdi HALLI

SEN DE ÇOCUK, BEN DE ÇOCUK

Hudayberdi HALLI

(Hikaye)

Çeviren: Hüdayi CAN


Ben deli kız, sen del’oğlan,

Bağrım oldu doğram doğram,

Kolum yastık, saçım yorgan,

Kalk, dön, oğlan, sabah oldu.

“Necep Oğlan”

Türkmen Halk Hikayesi

 

Bugün de mesai bitecek derken, yazı işleri müdürü yanına çağırdı.

“Şimdi fuar alanına git. Orada kozmetik ürünleri sergisi açılmış, bu alanda şehrimizde açılan ilk sergiymiş. Gazetenin sabah baskısına bir röportaj hazırla.”

Şaşkın gözlerle yöneticinin yüzüne baktım. Ona nasıl baktığımla filan ilgilendiği yok tabii, devam etti:

“Senin parfümden marfümden anlamadığını bilmiyor değilim de, kimi göndereyim şimdi! Yarına yazı lazım.”

İşte, böyle bir görevle gönüllü gönülsüz sergi salonunun yolunu tuttum.

Çalışma saati bitmiş olsa da, salon kalabalıktı. Ana girişin önündeki dağınıklıktan burada az önce açılış töreni yapıldığı ve içerde parfüm satıldığı anlaşılıyordu.

Meğer kozmetik sanayisi benim tahmin ettiğimden çok daha geniş ve çok yönlü bir alanmış. Biz esasen pamuğa ve tekstile yoğunlaştığımız için parfüme elimiz değmemiş olmalı. Başkaları bu alanda da çok ilerlemiş demek. Bir süre çevreme hayran hayran bakındıktan sonra, eskiden de az çok bildiğimiz ülke, hem de çok karmaşık değildir diye Bulgaristan reyonundan başladım. Onlar ağırlıklı olarak gülden ve gülyağından ürünler tanıtıyorlardı. Her ürünü kendi üstünde deneme ya da koklama imkanı var ama bütün bunları sağına soluna sürsen ya da koklamaya kalksan yarın sana ne olacak belli değil. Benim daha fuar alanına girer girmez burnum kaşınmaya, gözüm yaşarmaya başlamıştı. Türlü maksatlar için kullanılan boyalar da öyle olmalı, çeşit çeşit kokular daha şimdiden kafamı karıştırdı. Bana mutlaka bu ürünlerden anlayan bir uzman lazım.

Derken makyaj malzemeleri bölümünde oyalanan güzel görünüşlü bir genç hanım dikkatimi çekti. Cesaretimi toplayıp yanına vardım.

“Afedersiniz, siz bu boyalarla ilgilenen görevli olmalısınız?”

O tatlı bir gülümsemeyle:

“Yoo” dedi, dikkati makyaj malzemelerinden savulmuştu.

“Peki, bu bölüme konan boyalar, mesela, işte şu saç boyaları sizce nasıl? İlginizi çekiyor mu?” diye sordum bu sefer.

“Elbette.”

“Bu boyalardan hangisini tercih edersiniz?”

Pek konuşmak istemiyordu, “Benim için hepsi de ilginç şeyler,” der gibi omuzlarını kaldırdı.

“Bunların nesi iyi? Söyler misiniz? Ben gazeteden geliyorum. Okur sizin düşüncenizi bilmek istiyor.”

“Eskiden bizde böyle boyalar yoktu. İşte bak, şimdi satışa çıkacak. Ama tabii net bir şey söylemek için önce kullanmak lazım. Bu Yunan malı, belki iyidir.”

Az buçuk fikri olan birini buldum ya kene gibi yapıştım. Başka çarem mi var, insanlar konuşmaya hevesli değil ama bana röportaj hazırlamak için ziyaretçilerin görüşleri de lazım.

O kadın benden kaçmak mı istedi yoksa başka reyonları da görmek mi istedi, her neyse, reyon reyon gezdi. Ben de elimde kağıt kalem peşini bırakmadım. Arada adını soracak fırsat da buldum.

“Söyler misiniz Badem Hanım, bu boya nasıl?” diye, önümde duran kutuyu elime aldım.

“O boya değil, vücuda sürülen yağ.”

“Nasıl yağ?”

“Biliyor musunuz, bu yağlar hemen deri tarafından emiliyor. Bizimkiler gibi kıyafetlere bulaşmıyor, yıkasan sabunla çözülüyor.”

Stanttan standa dolaşırken kafeteryanın yanına vardık. O konuşmayı bitirmek istediğini belli edecek şekilde kahve içmek istedi. Ben de kendime kahve ısmarladım. Önümüze kahveyle çikolata geldi. Ben biraz konyak da istedim.

“Kahveye biraz konyak ilave edersen yorgunluk alır.”

Badem bunu istemedi.

“Söyler misiniz, siz ne iş yapıyorsunuz? Siz dizayner misiniz?”

Badem “Hayır” anlamında başını kaldırdı ve “Hadi, tahmin et” der gibi davetkar gülümsedi. Neticede bana fazladan hiç bir gereksiz söz söylemek istemediği anlaşılıyordu. Ben ise onunla konuşmak istiyordum, rastgele laflamaya başladım, sanki fuarı tanımaya değil de bizzat Badem Hanımla tanışmaya gelmiş gibiydim. Öyle bir açıldım, ne bileyim kahveye kattığım konyaktan mı neden, konuştukça konuşasım geliyordu. Dilin de bir keyfi var sonuçta. Nihayet o benim anlamlı anlamsız laflarımdan ve sorduğum sorulardan bıktı belki de, kahvesini çabucak bitirip ayaklandı.

“Hoşça kalın, ben kalkacağım.”

“Elbette, ben de kalkacağım. hadi sizi geçireyim.”

Biz caddeye çıktık, taksi tuttuk.

O şoföre Çınarlı Mahallesine gideceğini söyledi.

Taksiden beraber indik. Şimdi de onun evine doğru gidiyoruz. Önümden göğsü kapak yalı bir adam çıksa geri dönmeye ya da yana çekilmeye hazırdım. Öyle bir adam çıkmadığı için genç kadınla yürümeye devam ediyorum.

Badem dördüncü katta bir dairenin kapısında durakladı. Kapıyı açınca, benim irademi deniyor gibi içeri “gir” de demedi, “girme” de. İçimden bir ses ise “Gir artık, madem bunu yapamayacaktın ne diye peşine takılıp geldin?” dedi. Böyle teklifsiz, kaba bir yanım olduğunu bilmezdim, meğer varmış.

İçeri adım attım. Arkamdan kapı kapandı. Hemen Badem’i bağrıma bastım. O bana karşı çıktı. Ama o kadar da değil, aşılabilecek bir engel gibi. Sonunda yavaşladı. Bir güvercin gibi, hafifçe guğurdar gibi oldu. Mülayim bir itiraz.

Tıpkı gençlikte birbirini sevip sonra ayrı düşmüş aşıklar gibi olmuştuk. Birbirimize doyamıyorduk sanki. Ama hâlâ Badem bana karşı çıkıyor, kendinden ayırmaya çalışıyordu. Bu hareketi tersine beni kışkırtıyordu. Onu bağrıma basınca, bütün varlığımla eriyip onun kalbine girdiğimi sandım. Aslında daha eşiğinden adım atarken onun dünyasına sokulduğumu hissetmiştim.

Düğmelerimi çözmeye başladım. Gömleğimin düğmeleri sanki iliklenmemiş de iplikle dikilmiş gibiydi. Hem heyecanlanıyor, hem acele ediyordum. O sırada Badem yavaşça:

“Acele etme,” diye fısıldadı.

İşte ondan sonra aklım başımdan uçtu, bedenimde beni kontrol edebilecek ne güç, ne irade kaldı, o kısa an bana geçen ömrümden de, geleceğimden de değerliymiş gibi göründü.

Onun elleri benim başımı okşarken, onun elleri benim omzumdan sırtıma inerken, bir kadının insanı ne kadar bahtlı edebileceğine hayret ediyordum. O zaman kadın denen varlığın niçin dünyaya geldiğini anlamaya başladım. Garip bir kapıyı açtım, tamamen yabancı olduğum bir dünyaya adım attım. Kapı açık olsa da izinsiz girilmiyor sonuçta, beni başka bir güç buraya getirmişti. Bana yabancı olan bu dünyayla beni  güzelce buluşturdu. Neler olup bitiyor anlamak mümkün değil, ancak sıra dışı bir halete girdim, kendimin ancak hayallerde olabilecek bir duruma düştüğümü hissediyorum.

O benim kemiklerimi, tenimde yok olan ya da çalışmayan bedenimi cana getirdi. O benim varlığımı duygu ile doldurdu. Tıkanan nefesimi toparlamak ve kendime gelmek için başımı arkaya attığımda, Badem yerinden kalkıp, kapalı pencerenin önüne vardı. Sanki hayalinde bir aynanın karşısında duruyor gibi başını arkaya silkip, saçlarını geri serpti, sonra iki elinin parmaklarıyla taradı.

Pencereden inen loş ışığın önünde, onun zarif bedeni görünüyordu. İnsanı hayrette bırakacak şekilde inceydi vücudu. Bir melek gibiydi, sanki hemen uçup gidecek bir melek…

“Bir baksana, ben nasıl bir mucizeye rastlamışım,” diye düşünüyordum. O ise, elini, zaten çok düzgün, çok alımlı saçlarının arasından geçirmeye devam ediyordu. İki eli yukarı kalkarken, Badem’in ince belini izleme fırsatı da doğuyordu.

Bu güzellikten gözümü ayıramadan uzandığım yerden kalkıp onu tekrar bağrıma basmaktan korkuyordum, sanki küçük bir hareketim o büyülü atmosferi bozacak gibiydi.

Ben bunları düşünürken Badem geri döndü, gidip küçük ışığı yaktı. Benim kısa sürede sırtımdan çıkarıp yere attığım giysilerime baktı. Başını iki yana sallayıp gömleğimi yukarı kaldırdı. Gömleğimin cebindeki gazeteci kimliğim yere düştü. O gömleği sandalyenin arkasına koyup, kimliği aldı, lambanın ışığına tuttu.

Aslında pek kimlik taşımazdım. Ama fuara gitmem gerektiği için belki geç kaldın derler, almazlar diye düşünmüş, lazım olursa gösteririm diye cebime atmıştım. Şimdi ise, bak kim gözden geçiriyor onu. Kimliği inceleyen meleğin yüzü soldu, omzu aşağı indi ve yavaş yavaş insan şekline, kadın varlığına dönmeye başladı. Sonra birden kimliği yerine koydu, yüzünü aşağı eğip, banyoya yöneldi.

Banyodan çıktığında  tamamen başka biriydi, o en başta, sergi salonunda gördüğüm şekline bürünmüştü. Bana yaklaşmadan kendini divana attı, elleri yüzünde oturdu.

Çok oturdu, ben onun yanına vardım. Saçlarını okşadım, elini yüzünden çekip elinden yüzünden öptüm. O ise soğuktu, artık tamamen başkaydı ve benden uzaktı.

Bunun yorgunluktan ya da çok güçlü heyecandan olduğunu düşündüm. Ateş de alevlenip yanınca çabuk sönmüyor mu? Ben henüz sönmemiştim, tersine alev alev yanıyordum. Yanan yüreğimin ateşini onun sevgisiyle kandıracaktım. Onun için yerimden kalktım, onu dikeltim, eski haline getirmeye çalıştım.

O yer gibi ağırdı. Ben güç kullanarak kaldırmaya çalışınca diklendi:

“Sen git!” dedi.

“Niçin?”

“Bu senin evin değil. Git, şimdi.”

Konuşmamız bununla sona erdi. O birden değişmiş, yabani kediye dönmüştü. Daha yeni elleriyle taradığı saçı dağınıktı şimdi, yaklaşmaya çalışsam üzerime atılacak gibi görünüyordu. Köpeğin sıkıştırdığı kedi de hücuma geçmez mi! Onun soğukluğu beni yaktı.

Çaresiz giyinmeye başladım. Her elbiseme elimi uzattığımda, “Şaka yaptım, bekle” deyip, yenimden çekecek gibiydi. Ama o donmuş gibi duruyordu ve benim her bir hareketimi gözünden kaçırmadan, bu daireden çıkıp gitmemi bekliyordu.

Yavaş da olsa giyinmem bitti, o hemen kapının kilidini açtı. Benim ise ayaklarım geri geri gidiyordu, doğrusu bu evden çıkmayı hiç istemiyordum. Onun kollarına yaslanmak, başımı gül kokusu gelen göğsüne koyup uyumak istiyordum. Burada oyalanmak için bahane arıyorum ama içim yansa da öyle bir bahane yoktu işte. Ya da vardı da ben bulamıyordum.

Sonunda onunla inatlaşmamak için alnından öptüm, kapıya yöneldim.

“Sen bu kapıyı unut. Olur mu?! Artık hiç gelme. Eğer gelirsen bana saygın yok demektir.”

Ben cevap vermedim. Eşiği aşar aşmaz arkamdan kapı kilitlendi. Çıktığım kapıya baka baka aşağı indim, bütün düşüncem, tüm hayalim kapanan kapının arkasında kaldı.

Dışarı çıktığımda, sanki başımda kocaman bir lamba parlıyor gibiydi. Yüksek ağaçların dalları arasından, demet demet aydınlık aşağı dökülüyordu. Sonra yukarıdaki aydınlığın lambadan gelmediğini, ay ışığı olduğunu anladım. Işık, ağaçlar yüzünden demet demet bölünüp yere sonra indiği için yerde yer yer aydınlık ve parça parça karanlık vardı. Yol renklere bürünmüştü. Daha az önce başımdan geçen olaylar ve ayın keskin ışığı başımı döndürdü ya da hayalimi şaşırttı. Aslında bahtlı mı olduğumu yoksa içimde yumaklanmış bir büyük ukteyle mi kaldığımı bile ayırt edemeden beynim keçeleşmiş gibi yürüyorum.

Yaşananlar ve Badem’in birden değişmesi beni ciddi şekilde sarsmıştı. Onda bana karşı bir sevgi alameti, bir sıcaklık vardı sonuçta. O ilgi benim yerde atılı giysilerimi kaldırıncaya kadar alevlenip duruyordu ama sonra birden söndü. Ne diye?

İçimde devasa iki büyük güç, az önce tattığım o büyük lezzet ve o zevkten böyle çabuk mahrum kalmam, aklımı başımdan almıştı. Bu iki duygunun hangisinin güçlü olduğunu bilmiyordum. Onun için elimden ne gülmek ne ağlamak geliyordu.

Garip tüneğime geldiğimde, uyku tutmadı, oturup gazeteye vereceğim yazıyı yazdım.

Şafağa yakın gözlerim yumuldu, işe geç kalacaktım neredeyse, ama dün verilen iş elimde hazır olduğu için, içim rahattı.

Yazı gazetede aynı gün basıldı. Röportajda Badem’i istediğim kadar konuşturuyordum.

Benim yalnız kulağım değil, gözüm de telefondaydı. Badem’in “Bunu nasıl yapmışsın, böyle!?” diyen sesini işitmek istiyordum ama ak plastik telefonda ne ses ne duygu, asla hiç bir alamet yoktu. Ertesi gün de, sonraki gün de öyle oldu. Bekleyerek bir haftayı geçirdikten sonra, onun beni aramayacağına, kendim aramazsam asla ses vermeyeceğine kani oldum.

Aradan bir süre daha geçti, Badem’i yeniden özlemeye başladım. Onun mülayim teni, sıcak gülümsemesi, sade ama muhteşem duruşu hayalimden gitmiyordu. O sanki hayatın içinden biri değil de benim arzumdu, hayal ettiğim bir imgeydi. Bu tıpkı seher vakti görülen düş gibi öylesine duru ve kısaydı ki… Şimdi de onu istiyorum, gündüzler arıyorum, geceler özlüyorum, ama hiç rast gelemiyorum.

Onu çok arzuladım, ne var ki hayalim gerçek olmadı. Ben onu ne sergi salonunda, ne sinemada gördüm, sanki bu şehre gezmeye gelmiş, sonra da geri gitmiş gibiydi, yoksa şehir o kadar da büyük değil, bir yerde olmasa başka yerde karşılaşırdık. Onu bulmanın tek yolu nezaketi bir yana bırakmaktı. Bu şekilde yüzsüzlüğe “ikinci baht” dendiğini biliyorum ama o: “Eğer gelirsen beni saymadığın anlamına gelir,” demişti. Seni seven birine sen nasıl saygısızlık yapabilirsin?! Kısa süreliğine de olsa o beni sevdi, benim için kapısını açtı yahu. O istese beni istediği an bulabilir. Benim kim olduğumu, nerede  çalıştığımı biliyor, tam da kimliğimi okuyunca değişmedi mi zaten. Beni bulmaya çalışmıyor, demek, istemiyor. Ama niçin? İşte burası anlaşılmaz.

Aslında o kim? Ne iş yapıyor? Artık benim hayalim haline gelen o kadın nerden çıktı?

Evinde onun mesleğiyle ilgili ne gördüm? Tek odalı daire, temizlik… Yerde kilim, divan, ayna, kapı… Bir hissettiğim şey benden az büyük demesem, başka bir ayrıtı aklıma gelmiyor. Acaba kaç yaş büyük?

Orasını bilemiyorum. İradesi güçlü olmalı. Elleri yumuşacıktı, gerdanından beyaz bir ışık dökülüyor gibiydi, bedeni sıkı ve inceydi.

Okuduğum kitaplar ve hayat tecrübeme göre bir şeyi biliyorum. Böyle duyguya sahip biri genellikle nazik olur, onlar birini ya severler ya sevmezler. Onlarda boşvermişlik, umursamazlık, herhangi bir şeyin yanından ilgisiz geçmek olmaz. Öyle olduğu için, onlar aldanmaktan, yüreğine herhangi bir eziyet vermekten korkuyorlar. Ben onu asla aldatmazdım. Evet, aldatmazsın ama bunu nasıl ispat edeceksin.

Yaşadığım bir anlık mutlu hayat kalan ömrüme eziyet çektirdi. O bir serseri kurşun olup, böğrüme saplandı, sonra da bedenimde, yüreğimin altında kaldı. Beni kendi meylim, hevesim yaktı.

Sevgi örneği kabul edilen “Leyla Mecnun” hikayesinde “Yârin cevrini çekmeyenden âşık olmaz,” deniyor. Ben onun cevrini çekiyorum, belki, âşık olmuşumdur ya da başka bir dünyaya düşmüşümdür.

Her bir güzelliğin yanında onu koruyan kendi cini olurmuş diye bir şey duymuştum, Badem’le ilgili cinler çok ve güçlü olsa gerek.

Elbette benim yanımda da kendi cinim vardır, yoksa onun peşine düşüp, bir bilmediğim, üstelik çağrılmadığım eve giremezdim.

Söylediklerine göre o cin küçücük akça ya da karaca köpek şeklinde göze görünen bir şey olup, her insanın önünden koşarmış. Karşıdan gelenle sen henüz karşılaşmadan, senin cinin onun ciniyle koklaşıp, birbirinin çevresinde dönmeye başlasa cinler anlaşsa, onların sahipleri de samimi görüşürlermiş. Yok cinler birbirinden hoşlanmaz, biri diğerine hırlayıp geçiverirse, onların sahipleri de soğuk selamlaşır, sonra birbirinden uzaklaşır giderlermiş. Onun için derler ki “Bizim cinimiz alıştı” ya da “alışmadı.”

Benim cinim Badem’in ciniyle çok fena anlaşmış olmalı, benim cinimin onun yanından ayrılası gelmiyor. Badem ise kendi cinine sözünü geçirebilen, çağırınca yanına getirebilen biri olmalı. Yoksa cinler bizi bir yerde buluştururdu ama bu gerçekleşmedi.

Ben geceleri onu andım, bu dumanlı kafayla çok vaktimi geçirdim. İçimden bir ses, günlerden bir gün o ak kuş olup, karşıma çıkıverecek diyor gibiydi. İşte otururken, telefonun her çalışında karşıdan Badem’in sesinin duyulmasını bekliyordum. O beni uzaktan izliyor ama inatla bana görünmüyor gibiydi. Bizim mutlaka karşılaşmamız lazım, çünkü ben onu özlüyorum, o da beni hatırlıyor olmalı... Şaşılacak şey, bizi ne yol ne tesadüf ne kader, hiç biri bir araya getirmedi. Dedim ya, yoksa bizim şehrimiz o kadar da büyük değil.

Ben onun peşinde gazeteci değil de neredeyse şair olmuştum. Mahtumkulu’nun “Gel, gönül, yâre gidelim,” dediği tek dizesini artık anlıyordum. Ben onun yanında hayalimde, gönlümün arkasında gidiyorum, gönlüm hep o sevgi dolu kadının yolunda, yüreğim bedenimde de olsa, hayalim onun yanında.

Bende belli bir karar olmadığı için öyle başımda kavak yelleriyle geziyorum işte. Bir sefer köye vardığımda, bu meseleyle yüz yüze geldim, daha doğrusu ağabeyim bu meseleyi karşıma koydu.

“Ne zaman kurtulacaksın bu bekarlıktan?” diye, birçok tanıdığın sorduğu soruyu karşıma koydu.

“Sen o gönlünün istediğini bulamazsın, kendi istediğine ulaşmak diye bir şey yok. Belli derecede gönlüne uyan birine rastlarsan, şansın yaver gitmiş demektir. ‘İyi kadın’ dedikleri Allah’ın sevdiği kuluna bağışladığı özel bir hediye imiş. Ben etrafıma göz gezdiriyorum, tanıdıklarına bakıyorum ama o bahsettikleri bahtlı kulu göremiyorum.

O ya yok ya da çok seyrek olmalı. Bu konuda sizin yazdığınız gibi ideal bir şey yok, onu yaratmak da elinden gelmez, herkes ‘eh, idare eder’ diyeceği durumla yetiniyor. ‘Yalnızlık Tanrı’ya yakışır,’ demişler. Çift olursan ömrün bir tadı tuzu olur, bir anlamı olur. Sen de bu kaideden çıkmamaya çalış.”

Ben ağabeyimi sesimi çıkarmadan dinledim, onun yaşı büyük olduğu için değil, dediklerine karşı söyleyebileceğim bir mantıklı laf bulamadığım için sesimi çıkaramadım. O konuşurken tecrübelerle destekliyor sözlerini, bu konudaki dikkatli bakışını ortaya koyuyor, onun karşısında delil aramak elimden gelecek iş değil. Aslında o bu konuyu öylesine açmış da değildir. Belki de anamın ricası olmuştur, yoksa benim medeni halimle onun ne işi var?!

“Aile kurmak denen şeye soğuk bakmayıp da zamanında girişsen, işin daha kolay olur,” deyip ağzından baklayı çıkardı sonunda. “Bu işe erken girişirsen, hayatta ilerleme imkanın da fazla olur. Aşk dedikleri bir şey, hayat tamamen başka bir şey, hem de çok acımasız. Sen arzuna hayaline kavuşmak istersin, ama senin arzunu hayalini karşılayacak insanda da aynı istek var. Aslında onların gönlü bizimkinden daha nazik ve yukarı. Onun için sana ömrünü bahşedecek birine denk gelir misin gelmez misin onu söylemek zor. Gönüller uyum sağlarsa, birbirine eklenir gidersin, yoksa da duruma göre hareket edersin. Biz çoğumuz köylük yerden çıkan adamlarız, hemşeriler ise kendi çevresini incelemeyi alışkanlık ederler. Bekarlık uzayıverse “Bu ne diye evlenmiyor ki? Yoksa onun bir eksiği mi var?” diye kenardan lafını etmeye başlarlar. Milletin ağzı torba değil ki büzesin, onlardan biri gibi olmazsan, seni dışlarlar.”

Bu konuşma doğrusu ağırıma gitti. Yine de benim boş hayali bir yana bırakıp, belli bir karara gelmem lazımdı. O karar desen, bende yok. Badem’in “Sen şu kapıyı unut,” demesi aklıma kazınmış, artık benim bir şekilde başka kapıyı açmam gerek. Sonunda öyle de ettim.

Aile olarak yaşamaya başladığımda, eski boş hayalleri unutup, yeni bir hayata başlamam gerektiğini biliyordum, artık başka bir vadiden akacaktı hayatım.

Biz birbirimizden hoşlanarak evlenmiştik, davranışlarıma da buna göre çekidüzen vermeliydim. Ağabeyimin dediği gibi, o tam da gönlümdeki değildi, üstelik aile içinde bir zorlukla karşılaşsak ya da bir şeyin eksikliği hissedilse o kendi hamurunu gösteriyordu. Maddi sıkıntı dediğin iki de bir kapımızı çalan yakınımız sayılırdı zaten. Onun için karımın öfkesi pek yatışmıyordu desem de olur. O öfkelenip, arada da sesinin ayarını kaçırıp ters yöne gitse, o anda hayalimde Badem canlanıyor. “Eğer o olsa böyle yapmazdı, sorunu daha sakin çözerdik,” diye düşünüyorum, karımdaki soğukluğu gördüğümde, Badem’in o yumuşacık sesini, sevgi dolu kucağını ve ılık nefesini özlüyorum, o beni böyle umarsız hırpalamazdı, durumumu anlardı, diyorum. Belki de öyle olmazdı, Badem’in de öfkesi yeterlidir, o bana kapıyı göstermedi mi sonuçta. Ama gördüğüm o sıcaklık olduğu için yine onu istiyorum.

Ailedeki soğukluk uzun sürünce, canıma yer bulamadığım zamanlar, o akşam vakti terk ettiğim kapıya varıp, başımı tarkıldatıp vurmak geliyor içimden. Bu sevgi değil, artık hayat bir işkenceye döndü, acımasız sınava, eziyete döndü. Badem benden öç alıyor, ama ne için? Ben onun dediğini yaptım sonuçta. Belki o güzel bir rüyaydı? Peki, neden böyle acı veriyor?

Dışardan baksan sade ama kalbinde deniz dalgalanan o kadın, kısacık bir zaman aralığında beni kendi sevgisinde tutsak etti. ben ondaki sevimliliği ondan önce de sonra da kimsede görmedim. Eğer görmüş olsam onu unuturdum.

Bir bedende iki can yaşamaya başladı; biri yanımda, diğeri hayalimde. Kendi canıma tahammül edemezken bedendeki ikinci cana yer bulmak nasıl da zor geliyor insana. Ben onun kapısına varıp: “Sen beni bu hale düşürüp bırakmamalıydın. Madem kovacaktın ‘Def ol!’ demeliydin. Geri dönüp baksam it olayım’ demek istiyorum. Ama o: ‘Sen bu kapıyı unut. Eğer gelirsen, beni saymamış olursun’ dedi ve araya saygıyı, hürmeti koyarak kapattı kapıyı. Yürekten çıkan bu yumuşak emri yerine getirmek bana pahalıya patladı, onun bu sözünü çiğneyip geçemedim. Bırak, o kalbi inciteceğime, kendi kalbim tuz buz olsun!

Bu sevgi, kısacık bir zaman diliminin görkemi ne kadar eziyet varsa yutturdu, onun lezzeti ve sitemi beni çok örseledi. Her seferinde onu hatırladığım zaman, kalbimde Cennetin işretini, Cehennemin cevrini duyardım.

Derken gözüm çocuğa düştü, bizim bir oğlumuz oldu, ailede bana benzeyen ikinci biri büyümeye başladı. Çocuk bizim aile bağlarımızı sağlamlaştırsa da o hayalimi başımdan atmaya gücü yetmedi.

Benim Badem’e beslediğim duygular zaman zaman alevleniyor. O ihlaslı duygular onu mutlaka bir gün karşıma çıkaracak gibi, yoksa biz karşılaşsak da değişecek şey az olur, belki o da artık birinin ailesidir. Yine de bir güç karşılaşmak istiyorum, başlanan bir şey mutlaka sona ermeli değil mi? Kalbimizdeki bizi birbirimize bağlayan ipin de kopması ya da çürümesi lazım. Eğer gerçekten sevdiysem benim onu görmem lazım, benim ihlasım boş geçecek değil ya öylece.

Günlerin birinde biz önemli bir törene davet edildik. Onun için karımı bir telaş aldı. Güzellik salonundan bir hafta öncesinden randevu aldı ve o gecenin akşamüstü, oğlunu bana bırakıp, saçını yaptırmaya gitti.

Karım Güzellik evinden tahmin ettiğimiz zamanda gelmedi, buluşmaya gideceğimiz saat yaklaşmıştı. Ben endişe etmeye başlarken telefon etti; oğlumu giydirip, Güzellik evine getirmemi, törene oradan gideceğimizi söyledi.

Oraya vardığımızda hava kararmıştı. Salonun kapısında kimseyi görmeyince, camlardan içeriye bakmaya başladım.

Bir kadın karımın saçını kurutuyor, etrafında fır dönüyordu. O güya “Sana bakmaya geldiler,” der gibi birden durdu da, pencereye doğru döndü.

Benim yüreğim yerinden koptu. Donup kaldım. Berber önlüklü, eli taraklı kadın benim o arayıp durduğum Badem’imden başkası değildi işte! Bu o kadındı, ta kendisi.

Aklım başımdan gitti, elim ayağım boşaldı, kımıldayacak takatim kalmadı. Ter bastı. Telaşla etrafıma bakıp, “İşte, bak, Annen” der gibi oğluma onları gösterdim.

O arada karım da dışarı çıktı. Sanki başka bir sıfata girmişti ve elini değdirsen, yenice yapılmış güzelliği dağılıp gidecek gibiydi.

Benim bu şaşkın halime bakıp gözünü yuvarladı.

“Nasıl? Olmuş mu?” diye iki yanına yarım döndü.

“Çok güzel olmuş.”

“Öyleyse niye bir tuhaf gülümsedin?”

“Ne yani, ağlayayım mı?”

“Bilmem.”

Kendini temize çıkarmak için olsa gerek, karım hızlı hızlı konuşmaya başladı. “O kadın çok becerikliymiş, onun için ondan randevu bulmak zor, işine yetişemiyor. Üstelik çocuğu da yanında, tıpkı bizim oğlumuza benzeyen oğlu var. İşte, o oğlancık.”

O arada oğlancık kapıyı açtı da “Hoşça kalın!” der gibi bizimle vedalaşıp, elini salladı.

Benim tüm bildiklerim karman çorman oldu. Kim kimin eziyetini çekmiş?! Oğlancığı görünce, vicdanıma rahat vermeyen şeyin onun ihlası olduğunu anlamıştım.



Yorumlar

Popüler Yayınlar